SMR Çağında Türkiye: Nükleer Santralden Nükleer Sanayiye
Türkiye’nin nükleer enerji tartışması uzun yıllar boyunca tek bir sorunun etrafında döndü: “Nükleer santral kurabilecek miyiz?”
Akkuyu ile bu soru artık değişiyor.
Şimdi önümüzde daha zor bir soru var:
Nükleer santral kurmakla mı yetineceğiz, yoksa bunun etrafında bir nükleer sanayi de kurabilecek miyiz?
Bu soru, aslında son haftalarda yayımladığım iki yazının doğal devamı. 6 Eylül 2026 tarihli “Türkiye'nin Toryum Projesinin Görünmeyen Hikâyesi: Reşat Uzmen'den ThorAtom'a” yazısında, Türkiye'nin toryum zenginliğinin tek başına enerji gücü anlamına gelmediğini; asıl meselenin yakıt, malzeme, reaktör tasarımı, deneysel doğrulama ve lisanslama zincirine hâkim olmak olduğunu tartışmıştım. Yazının sonunda soru, “Türkiye toryumunu ne zaman kullanacak?”tan “Türkiye kendi nükleer teknolojisini geliştiren ülkeler arasına girebilecek mi?”ye dönüşmüştü.
20 Eylül 2026 tarihli “İkinci Akkuyu Tek Bir Santral Olmak Zorunda mı?” yazısında ise bu kez Türkiye'nin 5.000 MW SMR hedefinden yola çıkarak, yeni kapasitenin kademeli biçimde kurulup sanayiye elektrik, buhar ve proses ısısı sağlayan bir modele dönüşüp dönüşemeyeceğini sorgulamıştım. Oradaki temel fikir, her yeni SMR'nin yalnız megavat değil, bir sonraki reaktörü daha fazla kendi imkânlarımızla yapabilme kapasitesi de eklemesiydi.
Bu yazı üçüncü halkaya bakıyor: Eğer amaç yalnız reaktör satın almak değilse, bunu mümkün kılacak nükleer sanayiyi nasıl kuracağız?
Bu soru özellikle küçük modüler reaktörlerin, yani SMR’lerin gündeme gelmesiyle önem kazanıyor. Çünkü Türkiye’nin uzun vadeli enerji planında yalnız Akkuyu, Sinop ve Trakya’da büyük nükleer santraller bulunmuyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2050-2053 döneminde yaklaşık 20 gigavatlık nükleer kapasite hedefliyor ve bunun en az 5 gigavatının, yani 5.000 megavatının SMR’lerden gelmesini öngörüyor. (Enerji Bakanlığı)
Bir gigavat, bin megavattır. Akkuyu’nun dört reaktörünün toplam kurulu gücü 4.800 megavat olduğuna göre, Türkiye’nin açıkladığı SMR hedefi kabaca bir Akkuyu büyüklüğünde ilave nükleer kapasite anlamına geliyor.
Ama burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var.
SMR dediğimiz şey tek bir reaktör değildir.
Ve bugün dünyada henüz fabrikalardan otomobil gibi yüzlerce SMR çıktığı bir dönem de başlamış değildir.
Asıl ilginç olan, dünyanın tam da bu aşamaya geçmeye çalışıyor olmasıdır.
Önce şu SMR meselesini açalım
SMR, İngilizce Small Modular Reactor sözcüklerinin kısaltmasıdır. Türkçede Küçük Modüler Reaktör diyoruz.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının kullandığı genel tanıma göre bunlar, büyük nükleer reaktörlerden daha küçük güçte olan ve mümkün olduğunca standart parçalar ya da modüller halinde üretilebilmesi hedeflenen reaktörlerdir.
“Modüler” kelimesi burada önemlidir.
Klasik bir nükleer santralde büyük miktarda imalat ve montaj santral sahasında gerçekleştirilir. SMR fikrinde ise hedef, mümkün olduğunca fazla parçayı kontrollü fabrika ortamında üretmek, test etmek, sahaya götürmek ve orada birleştirmektir.
İngiliz Rolls-Royce SMR, örneğin kendi tasarladığı santralin yaklaşık yüzde 90’ının fabrika ortamında imal edilmesini ve test edilmesini hedefliyor. Şirket bunu yalnız bir inşaat yöntemi değil, nükleer santrali standart bir üretim ürününe dönüştürme modeli olarak tanımlıyor. (Rolls-Royce SMR)
Ama burada bugünkü gerçekle gelecekteki hedefi birbirinden ayırmak lazım.
Henüz yüzlerce aynı SMR’nin banttan çıktığı ticari bir seri üretim düzeni yok.
Dünyada çalışan örnekler var; fakat sayıları sınırlı.
Rusya’nın iki KLT-40S reaktörlü Akademik Lomonosov yüzer nükleer santrali 2020’den beri ticari işletmede. Çin’in iki yüksek sıcaklıklı reaktör modülünden oluşan HTR-PM tesisi ise Aralık 2023’te ticari işletmeye geçti. Çin’de ACP100, diğer adıyla Linglong One, inşa halinde. Kanada’da GE Vernova Hitachi’nin BWRX-300 tasarımının ilk ünitesinin inşası Darlington’da başladı ve aynı sahada dört ünite planlanıyor. (Aris)
Dolayısıyla bugün doğru ifade şudur:
Bu ayrımı baştan yapmak önemli. Yoksa teknoloji vaadini mevcut gerçeklikmiş gibi anlatmış oluruz.
Bir de SMR diye tek bir teknoloji yok
SMR denildiğinde bazen bütün küçük reaktörler aynı şeymiş gibi düşünülüyor.
Değiller.
IAEA’nın kataloglarında onlarca farklı SMR ve mikroreaktör tasarımı bulunuyor ve bunlar birkaç ana teknoloji ailesine ayrılıyor. (IAEA Publications)
En bildiğimiz grup su soğutmalı reaktörler. Bugünkü büyük nükleer santrallerin çoğu da suyu hem soğutucu hem de nötronları yavaşlatan ortam olarak kullanıyor. Akkuyu’daki VVER-1200’ler bu geniş ailenin basınçlı su reaktörleridir. Rolls-Royce SMR, BWRX-300 ve Çin’in ACP100 tasarımı da farklı biçimlerde yine su soğutmalı teknoloji ailesindedir.
İkinci grup yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı reaktörlerdir. Burada soğutucu olarak genellikle helyum kullanılır. Daha yüksek sıcaklıkta çalışabilmeleri nedeniyle yalnız elektrik değil, sanayiye yüksek sıcaklıklı ısı sağlama potansiyelleri de vardır. Çin’in HTR-PM santrali bu teknolojinin bugün işletmedeki önemli örneğidir. (IAEA Publications)
Üçüncü grup hızlı reaktörlerdir. Bunlarda nötronlar klasik reaktörlerdeki kadar yavaşlatılmaz ve soğutucu olarak sodyum ya da kurşun gibi sıvı metaller kullanılabilir. Yakıtı daha farklı biçimde değerlendirme ve uzun vadede kapalı yakıt çevrimlerine geçme potansiyelleri vardır; ancak teknoloji ve işletme karmaşıklığı da artar.
Dördüncü grup ergimiş tuz reaktörleridir. Burada tuz ya soğutucu olarak kullanılır ya da bazı tasarımlarda nükleer yakıt doğrudan erimiş tuzun içinde bulunur. Yüksek sıcaklık, düşük basınçta çalışma ve farklı yakıt çevrimleri bu teknolojinin ilgi çekici taraflarıdır. IAEA da ergimiş tuz reaktörlerini ayrı bir gelişmiş reaktör ailesi olarak ele alıyor. (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı)
Copenhagen Atomics’in Türkiye ile gündeme gelen tasarımı da bu son gruptadır.
Son haftalarda neden yeniden bu konuyu konuşuyoruz?
7 Eylül 2026’da TENMAK ile Danimarkalı Copenhagen Atomics arasında bir mutabakat zaptı imzalandı. Açıklanan amaçlardan biri, toryumun yeni nesil nükleer teknolojilerde kullanımını araştırmak ve toryum bileşiklarının Türkiye’de üretilebilmesine yönelik çalışma yürütmek. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da bu iş birliğinin ileride “ticarileşebilecek bir ürüne” dönüşmesini umduklarını söyledi. (Enerji Bakanlığı)
Burada söylenmeyeni de açıkça söylemek gerekiyor.
Bu bir reaktör siparişi değil.
Türkiye, Copenhagen Atomics reaktörü kurmaya karar vermiş değil.
Ortada ticari bir Türk toryum reaktörü de yok.
Dolayısıyla bu gelişmeyi “Türkiye toryumlu SMR kuruyor” şeklinde okumak yanlış olur.
Ama gelişmenin başka bir önemi var.
Türkiye’nin SMR konusuna yalnız bir elektrik santrali satın alma meselesi olarak bakmadığını, teknoloji geliştirme ve ticarileştirme boyutunu da gündeme aldığını gösteriyor.
Bakan Bayraktar’ın Ağustos 2026’daki bir başka açıklaması da bu açıdan dikkat çekici. Türkiye’nin hedefini, “küçük modüler reaktörlerde, yani nükleerin yeni çağında, Türkiye’nin teknolojiye sahip olduğu bir nükleer endüstri” şeklinde ifade etti. (Enerji Bakanlığı)
Bu hedef ile gerçek kapasitemiz arasında ise hâlâ önemli bir mesafe var.
İşte üzerinde durmamız gereken yer tam burası.
Bu gelişme ilk toryum yazısındaki çizgiyle de doğrudan kesişiyor. Orada ThorAtom/FİGES tarafında Türkiye'nin ergimiş tuz reaktörü tasarım ve mühendislik birikimi bulunduğunu, ancak çalışan bir Türk toryum reaktörü ya da inşa edilmekte olan nükleer bir prototip bulunmadığını özellikle ayırmıştım. Copenhagen Atomics mutabakatı bu tabloyu bir anda değiştirmiyor; fakat Türkiye'nin ergimiş tuz ve toryum ekseninde yalnız yerli bir girişimi değil, uluslararası teknoloji ortaklıklarını da aynı anda izlemeye başladığını gösteriyor. Bu nedenle bu gelişmeyi bir “başarı ilanı” değil, teknoloji arayışının yeni bir kanalı olarak görmek daha doğru.
Akkuyu bize ne öğretti?
Akkuyu Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali.
Ama yalnızca dört reaktörden ibaret değil.
Enerji Bakanlığının Temmuz 2026’da güncellediği verilere göre Akkuyu projesindeki ekipman, malzeme ve hizmetler dahil yerlilik oranı 2025’in ilk çeyreğinde yüzde 55,3’e, yerli katkının parasal karşılığı ise yaklaşık 8,95 milyar dolara ulaşmış durumda. Aynı kaynak, Akkuyu’nun yaklaşık 550 bin parçadan oluşan dev bir endüstriyel proje olduğunu vurguluyor. (Enerji Bakanlığı)
Bu yüzdeyi doğru okumak gerekiyor.
Yüzde 55 yerli katkı, “reaktörün yüzde 55’ini Türkiye tasarladı” anlamına gelmiyor.
İnşaat, betonarme, çelik yapılar, kablolar, çeşitli mekanik ekipmanlar, saha hizmetleri, montaj ve lojistik de yerlilik hesabının içindedir. Reaktörün temel tasarımı, yakıt teknolojisi ve kritik nükleer sistemlerin tasarım otoritesi Rusya’dadır.
Yine de bu tecrübe küçümsenemez.
Çünkü nükleer sanayide sıradan bir pompa ile “nükleer sınıf” pompa aynı şey değildir.
Nükleer kalite, bir parçanın yalnız çalışmasını değil; hangi malzemeden üretildiğinin, nasıl kaynak yapıldığının, hangi ölçümlerin gerçekleştirildiğinin, kim tarafından kontrol edildiğinin ve bütün üretim geçmişinin yıllar sonra dahi izlenebilmesini gerektirir.
Türkiye’deki şirketler Akkuyu sayesinde bu kültürle tanışıyor.
Bakanlık ayrıca NETBİS — Nükleer Enerji Tedarikçi Bilgi Sistemi adıyla yerli firmaların üretim kabiliyetlerini, sertifikalarını ve kapasitelerini kayıt altına alan bir sistem kurdu. Amaç, nükleer projelerde kullanılabilecek Türk tedarikçilerini görünür hale getirmek. (Enerji Bakanlığı)
TÜNAŞ ise daha ileri bir adım olarak Nükleer Sanayi Tedarikçi Geliştirme Programı yürütüyor. Program; hedef ürünlerin belirlenmesi, sektör kapasitesinin değerlendirilmesi, firmaların yeterliliklerinin izlenmesi ve sürdürülebilir bir yerli nükleer tedarik zinciri oluşturulmasını hedefliyor. (tunas.gov.tr)
Yani parçalar var.
Ama henüz bunların tamamını aynı uzun vadeli teknoloji programına bağlayan bir sistemden söz etmek zor.
İnsan tarafında da sıfır noktada değiliz
Nükleer teknoloji yalnız fabrikadan ibaret değil.
İnsan yetiştirmek gerekiyor.
Bakanlığın 2026 verilerine göre Rusya’da Akkuyu için eğitim alan Türk öğrencilerden 322’si mezun olup Akkuyu’da çalışmaya başladı. Ayrıca NDK, TENMAK, TÜNAŞ ve Bakanlık için yüzlerce kişi yurtdışında nükleer alanda eğitim programlarına gönderildi. (Enerji Bakanlığı)
Bu kadro, Türkiye’nin nükleer alanda artık tamamen dışarıdan mühendislik hizmeti alan bir ülke olmaktan uzaklaşması açısından önemli.
Ama bir kez daha aynı ayrımı yapalım:
Bir nükleer santrali işletmeyi öğrenmek ile yeni bir reaktör tasarlamak aynı şey değildir.
Reaktör çekirdeğinin nötron fiziği, termohidrolik davranışı, yakıtın tasarımı, güvenlik sistemlerinin birbirleriyle ilişkisi ve bütün sistemin lisanslanması çok daha ileri bir tasarım kabiliyeti gerektirir.
Akkuyu bize büyük bir okul sağlıyor.
Fakat okuldan mezun olmak için bundan sonraki adımları bizim atmamız gerekiyor.
Bir önceki SMR yazısında “ilk birkaç SMR aslında birer okul olabilir” demiştim. Bu yazıda o cümlenin sanayi tarafını açıyoruz. Okuldan kastımız yalnız reaktörü işletmeyi öğrenmek değil; hangi parçayı üretebildiğimizi, hangi standardı karşılayamadığımızı, hangi firmayı nükleer kaliteye çıkarabileceğimizi ve hangi alanda teknoloji ortağı olabileceğimizi her yeni projede biraz daha öğrenmek.
Akkuyu deneyimi hangi SMR’yi seçmemiz gerektiğini söyler mi?
Doğrudan söylemez.
Ama önemli bir avantaj sağlar.
Akkuyu basınçlı su reaktörü teknolojisine dayanıyor. Dolayısıyla Türkiye’de oluşan insan gücü, kalite sistemi, ekipman bilgisi ve düzenleyici deneyimin önemli bir kısmı su soğutmalı bir SMR’ye daha kolay aktarılabilir.
Nitekim TÜNAŞ’ın şimdiye kadar yaptığı çalışmalardan biri, Rolls-Royce SMR’nin teknik özelliklerini, teknoloji olgunluğunu, tedarik zincirini, iş modelini ve Türkiye’de lisanslanabilirliğini değerlendiren ön fizibilite çalışması. (tunas.gov.tr)
Bu, Türkiye’nin Rolls-Royce’u seçtiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine, henüz değerlendirme aşamasında olduğumuzu gösteriyor.
Burada kolay bir tuzak var.
“Akkuyu’da su soğutmalı reaktör öğrendik, öyleyse yalnız su soğutmalı SMR seçelim” denebilir.
Bu kısa vadede mantıklı görünebilir ama uzun vadede bizi başka bir riske götürür: bugünün bilgi birikimini optimize ederken geleceğin teknolojilerini kaçırmak.
Bu nedenle bana göre Türkiye’nin tek hatlı değil, çift hatlı bir politika izlemesi gerekir.
Bir tarafta mevcut sanayi ve insan kaynağıyla daha kolay bütünleşebilecek, lisanslama açısından daha olgun teknolojiler.
Diğer tarafta ergimiş tuz, yüksek sıcaklıklı reaktör, toryum, mikroreaktör ve ileri yakıt sistemleri gibi gelecekte önem kazanabilecek teknolojilerde araştırma ve demonstrasyon.
Demonstrasyon reaktörü, elektrik üretmekten önce yeni bir teknolojinin gerçek ölçekte çalışabildiğini göstermek için kurulan deneme tesisidir.
Amerikan Kairos Power’ın izlediği yol bu bakımdan ilginç. Şirket doğrudan ticari santral kurmaya girişmek yerine bir dizi büyük ölçekli mühendislik test ünitesi oluşturuyor. Bu test tesislerinde üretim yöntemlerini, tedarik zincirini, modüler montajı ve işletme süreçlerini öğreniyor; sonra elde ettiği bilgiyi Hermes demonstrasyon reaktörlerine ve ileride ticari filoya aktarmayı hedefliyor. (Kairos Power)
Bu yaklaşımın Türkiye açısından önemli bir mesajı var:
Buraya yapay zekâyı da koymak gerekiyor
Yapay zekâ deyince akla “reaktörü yapay zekâ yönetsin” gibi bir görüntü gelmemeli.
Nükleer sektör, güvenlik açısından son derece katı bir alan. Kritik sistemlerde kullanılan yazılımın doğrulanabilir ve denetlenebilir olması gerekiyor.
YZ’nin yakın dönemdeki daha gerçekçi kullanım alanları farklı.
Örneğin santraldeki binlerce sensörden gelen veriyi inceleyip bir pompanın veya vananın arızaya doğru gittiğini önceden görmek mümkün olabilir. Buna kestirimci bakım deniyor: ekipman bozulduktan sonra tamir etmek yerine, bozulma belirtilerini önceden tespit etmek.
Bir başka alan dijital ikiz.
Dijital ikiz, gerçek bir makinenin veya tesisin bilgisayardaki sürekli güncellenen sayısal modelidir. Reaktörden gelen sıcaklık, basınç, titreşim ve benzeri veriler bu modele aktarılır; gerçek sistem ile model sürekli karşılaştırılır.
IAEA, yapay zekânın nükleer sektörde durum izleme, erken arıza tespiti, kestirimci bakım ve işletme performansını geliştirme amacıyla giderek daha fazla incelendiğini belirtiyor. 2026’da IAEA ayrıca ileri nükleer yakıt imalatı ve kalite kontrolünde dijitalleşme ve yapay zekâ kullanımına özel teknik toplantı düzenledi. (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı)
Bu Türkiye açısından önemli.
Çünkü yeni bir sanayi kuruyorsanız eski sanayiyi bire bir kopyalamak zorunda değilsiniz.
Yeni kurulacak nükleer tedarik zincirini baştan itibaren dijital üretim, robotik kontrol, yapay zekâ destekli kalite denetimi ve dijital ikiz yaklaşımıyla oluşturabilirsiniz.
Türkiye’nin bazı alanlarda geç başlaması burada dezavantaj olmaktan çıkıp avantaj bile yaratabilir.
Ama yalnızca teknoloji satın alırsak değil.
Kurumlarımız var; fakat ortak bir sanayi stratejimiz var mı?
Türkiye’de bugün nükleer enerjiyle ilgili önemli kurumlar bulunuyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı genel politikayı yürütüyor.
TÜNAŞ, nükleer projelerin geliştirilmesi, uluslararası ortaklıklar ve yerli sanayi kapasitesinin artırılması üzerinde çalışıyor. (tunas.gov.tr)
TENMAK, araştırma ve teknoloji geliştirme tarafında yer alıyor.
NDK — Nükleer Düzenleme Kurumu ise güvenlik ve lisanslamadan sorumlu düzenleyici kurum. Akkuyu’nun lisanslama ve denetim süreçlerinde doğrudan görev yapıyor. (NDK)
Bu kurumların görevleri gerekli.
Ama önümüzdeki SMR döneminde başka bir soru daha ortaya çıkıyor:
Türkiye’nin nükleer sanayi politikasını kim yönetecek?
Teknoloji seçimini kim sanayi politikasıyla birleştirecek?
On beş yıl sonra hangi parçaları Türkiye’de üretmek istediğimize kim karar verecek?
Hangi şirketlerin hangi yetkinliklere ulaşması gerektiğini kim takip edecek?
Üniversitelerin araştırma programlarını, özel sektör yatırımlarını ve devletin uzun vadeli siparişlerini kim aynı yol haritasının içine koyacak?
Burada savunma sanayiinden alınabilecek bir kurumsal ders olduğunu düşünüyorum.
“Nükleer Enerji Sanayisi Başkanlığı” düşünülebilir mi?
Bu isimde bugün bir kurum yok.
Bu, bu yazının tartışmaya açtığı bir öneri.
Savunma Sanayii Başkanlığı’nın önemli işlevlerinden biri yalnız ürün satın almak değil; sanayileşme, teknoloji ve tedarik programlarını uzun vadeli biçimde yönetmek. Kuruluş amacı da savunma sanayii altyapısını geliştirecek politikaları ve bunları uygulayacak mekanizmaları oluşturmaya dayanıyor. (Savunma Sanayii Başkanlığı)
Nükleer enerji için de benzer bir program yönetimi kurumu düşünülebilir.
Adı “Nükleer Enerji Sanayisi Başkanlığı” olur veya başka bir şey olur; isim ikincil mesele.
Asıl görev şu olabilir:
Türkiye’nin yirmi-otuz yıllık nükleer teknoloji yol haritasını oluşturmak, yerli sanayi yeteneklerini çıkarmak, hangi reaktör teknolojilerinin izleneceğine karar verme sürecini koordine etmek, şirketleri nükleer kaliteye taşımak, üniversitelerle teknoloji programlarını eşleştirmek ve devletin SMR siparişlerini bir sanayileşme aracına dönüştürmek.
Burada çok önemli bir sınır bulunuyor.
NDK bu yapının dışında ve bağımsız kalmalıdır.
Reaktörü geliştiren veya sanayileştirmeye çalışan yapı ile o reaktörün güvenliğine karar veren düzenleyici kurum aynı olmamalıdır.
Kısacası:
Bir kurum teknolojiyi geliştirir; NDK güvenli olup olmadığını denetler.
SAHA İstanbul modeli nükleerde işe yarar mı?
Başkanlık düzeyindeki koordinasyonun yanında özel sektörü organize edecek bir kümelenmeye de ihtiyaç olabilir.
Savunma sanayiindeki SAHA İstanbul modeli bu açıdan incelenebilir.
Nükleer kümelenme, tek başına reaktör yapmaya çalışan şirketlerden oluşmaz.
Metalürji şirketi de gerekir.
Özel alaşımlı çelik üreten firma da.
Vana ve pompa üreticisi de.
Elektronik ve kontrol sistemleri geliştireni de.
Robotik şirketi de.
Yapay zekâ yazılımı geliştireni de.
Kaynak yapan, tahribatsız muayene gerçekleştiren, kalite belgelendiren ve ileri malzeme üzerinde çalışan kuruluşlar da.
Bu şirketlerin önemli bir kısmı Türkiye’de zaten başka sektörlerde çalışıyor olabilir.
Asıl mesele onları nükleer kaliteye yükseltmek.
Bakanlığın firma envanteri ve NETBİS çalışmalarıyla, TÜNAŞ’ın Tedarikçi Geliştirme Programı bu yönde atılmış adımlar. (Enerji Bakanlığı)
Bunların daha geniş bir teknoloji kümelenmesine dönüşmesi düşünülebilir.
Burada savunma sanayii benzetmesini de fazla ileri götürmemek gerekir.
Nükleer teknolojide sertifikasyon, malzeme izlenebilirliği, güvenlik analizi ve düzenleyici denetim çok daha ağırdır.
“Bu parçayı yapabiliyoruz” demek yeterli değildir.
Bu parçayı nükleer güvenlik kurallarına uygun, her üretim adımı belgelenmiş ve bağımsız denetime açık biçimde yapabiliyor musunuz?
Asıl soru budur.
Peki hangi parçaları üretmeliyiz?
Bu soruyu bugün kesin olarak cevaplamak erken.
Çünkü hangi reaktör tasarımının seçileceğini bilmiyoruz.
Su soğutmalı bir SMR’nin ihtiyaç duyduğu üretim zinciri ile ergimiş tuz reaktörünün üretim zinciri aynı değildir.
Birinde basınç kabı, buhar jeneratörü ve basınçlı su sistemleri ağır basarken; diğerinde yüksek sıcaklığa ve korozyona dayanıklı özel malzemeler, pompalar ve ısı eşanjörleri ön plana çıkabilir.
Dolayısıyla önce Türkiye’nin sanayi yeteneklerini ve dünyadaki reaktör teknolojilerini yan yana koymak gerekir.
Belki de doğru sıra şudur:
Türkiye ne yapabiliyor → hangi teknolojiler bunu kullanıyor → hangi eksik yetenekleri edinmek stratejik değer taşıyor → hangi reaktör ailesinde uzun vadeli avantaj oluşturabiliriz?
Bu, yalnız “en ucuz reaktörü kim satıyor?” sorusundan çok farklı bir seçim kriteridir.
Önce müşteri, sonra tedarikçi, sonra ortak…
Nükleer teknolojide bir gecede bağımsız olunmuyor.
Daha gerçekçi yol kademeli ilerlemek.
İlk aşamada yabancı teknolojiyi kullanabiliriz.
Sonra o teknolojinin nükleer kaliteye sahip parçalarını üretmeye başlayabiliriz.
Ardından yalnız parça değil, pompa sistemi, ısı eşanjörü, kontrol sistemi veya dijital bakım altyapısı gibi komple alt sistemler geliştirebiliriz.
Bir sonraki aşamada yabancı teknoloji sağlayıcısıyla birlikte tasarım yapabiliriz.
Uzun vadede ise bazı reaktör veya alt sistem teknolojilerinde fikrî mülkiyet sahibi olabiliriz.
Bu modelin başarısı, Türkiye’nin bütün reaktörü yüzde yüz yerli yapmasına bağlı değildir.
Bugünün havacılık, otomotiv veya elektronik sanayilerinde olduğu gibi, küresel teknoloji zincirinde kritik ve vazgeçilmez bir üretici olmak da ciddi teknoloji sahipliğidir.
Hatta ilk hedef açısından daha gerçekçi olabilir.
SMR’nin Türkiye açısından belki de en büyük fırsatı burada
Büyük reaktörler on yıllar boyunca birkaç dev şirketin yönettiği, çok büyük sermaye gerektiren projeler oldu.
SMR’nin iddiası ise farklı.
Daha küçük üniteler.
Daha fazla standartlaşma.
Daha çok fabrika üretimi.
Aynı tasarımın tekrar tekrar kurulması.
Bu model gerçekten başarılı olursa, nükleer sanayinin ekonomik yapısını da değiştirebilir.
Fakat henüz bunun kesin olacağını bilmiyoruz.
Rolls-Royce yaklaşık yüzde 90 fabrika üretimi hedefliyor; BWRX-300 Kanada’da ilk dört ünitelik filoya giriyor; Kairos ardışık test üniteleri ve demonstrasyon reaktörleri üzerinden öğrenmeye çalışıyor. Bunlar önemli gelişmeler ama henüz yüzlerce ünitelik bir seri üretim düzeninin kanıtı değiller. (Rolls-Royce SMR)
Türkiye açısından fırsat da tam bu belirsizlikte olabilir.
Olgunlaşmış bir teknolojiyi yirmi yıl sonra satın almak kolaydır.
Henüz standartların, tedarik zincirlerinin ve üretim yöntemlerinin oluştuğu dönemde sisteme girmek ise daha zor ama teknoloji kazanımı açısından çok daha değerlidir.
Hedef 5.000 MW değilse nedir?
Türkiye’nin resmi hedefinde en az 5.000 MW SMR kapasitesi var. (Enerji Bakanlığı)
Bu önemli bir rakam.
Ama bana göre başarı ölçüsü yalnız bu olmamalı.
2050’de dönüp:
“Türkiye’de 5.000 MW SMR çalışıyor.”
demek yetmez.
Şunları da sorabilmeliyiz:
Bu reaktörlerde kullanılan kritik parçaların ne kadarını Türkiye üretiyor?
Türk şirketleri başka ülkelerde kurulacak reaktörlere ekipman satabiliyor mu?
Türk mühendisleri yalnız işletme ve bakımda mı çalışıyor, yoksa tasarım ekiplerinde de yer alıyor mu?
Türkiye kendi nükleer kalite standartlarında çalışan güçlü bir tedarikçi ağı oluşturabildi mi?
Yeni nesil reaktörlerde, ileri malzemelerde, yakıt teknolojilerinde, robotik bakımda veya yapay zekâ destekli nükleer sistemlerde başkasının satın almak istediği bir teknoloji geliştirebildi mi?
Bu soruların cevabı evetse, Türkiye artık yalnız nükleer enerji kullanan bir ülke değildir.
Nükleer sanayi ülkesidir.
Akkuyu’dan sonrası
Akkuyu Türkiye’ye önemli bir başlangıç sağlıyor.
Ama Akkuyu’nun değerini yalnız üreteceği yaklaşık 35 milyar kilovatsaat elektrikle ölçersek bu fırsatın bir kısmını kaçırmış oluruz. Bakanlığın kendi verileri, projenin şimdiden milyarlarca dolarlık yerli katkı ve yüzlerce yetişmiş uzman ürettiğini gösteriyor. (Enerji Bakanlığı)
Şimdi ikinci aşamaya geçiliyor.
Dünya SMR’lerin gerçekten seri üretilebilir bir nükleer teknolojiye dönüşüp dönüşmeyeceğini sınamaya hazırlanıyor.
Türkiye de 5.000 MW’lık bir hedef açıklamış durumda.
TENMAK toryum ve yeni nesil reaktör teknolojileri için uluslararası iş birliklerine başlıyor.
TÜNAŞ farklı SMR teknolojilerini ve tedarik zincirlerini inceliyor.
Yerli üreticilerin nükleer tedarik zincirine girmesi için sistemler kuruluyor.
Yapay zekâ, dijital ikizler ve yeni üretim yöntemleri nükleer sanayinin içine girmeye başlıyor.
Bunların hiçbiri tek başına Türkiye’nin bir nükleer teknoloji ülkesi olacağını garanti etmiyor.
Ama doğru biçimde birbirine bağlanırlarsa bir yol oluşturabilirler.
Belki de önümüzdeki dönemin temel sorusu bu nedenle:
“Türkiye hangi SMR’yi satın alacak?”
değil.
Daha büyük soru şu:
Bunun cevabı da yalnız reaktör seçiminde değil; kurumları, özel sektörü, üniversiteleri, insan kaynağını, yapay zekâyı ve uzun vadeli devlet siparişlerini aynı teknoloji politikasında birleştirebilmekte yatıyor.
Savunma sanayiinde bunun bir benzerinin nasıl örgütlenebildiğini gördük.
Nükleer sanayide ise iş daha zor, daha uzun soluklu ve güvenlik açısından çok daha katı.
Ama başlangıç sorusu aynı:
Elimizde hangi kabiliyetler var, hangilerini geliştirmeliyiz ve yirmi yıl sonra hangi teknolojinin sahibi olmak istiyoruz?
Bence Türkiye’nin nükleer geleceği, bu üç soruya verilecek cevaplarla şekillenecek.
Bu üç yazı böylece aynı sorunun farklı katmanlarına bakıyor: toryum yazısı teknolojiye sahip olmanın ne anlama geldiğini, “İkinci Akkuyu” yazısı yeni nükleer kapasitenin nasıl kademeli kurulabileceğini, bu yazı ise o kapasitenin arkasındaki sanayi ve kurum mimarisini sorguluyor. Üçünde de ortak soru aynı yere çıkıyor: Türkiye nükleer enerjiyi yalnız kullanacak mı, yoksa onu üreten teknoloji zincirinin giderek daha fazla halkasına sahip olabilecek mi?
Kaynaklar ve ilgili kurumlar
- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı – Türkiye’nin nükleer enerji hedefleri
- IAEA ARIS – SMR tasarımları ve yayınları
- IAEA – Small Modular Reactors / gelişmiş reaktörler
- IAEA – Molten Salt Reactors
- Rolls-Royce SMR – teknoloji ve fabrika üretim yaklaşımı
- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı – TENMAK / Copenhagen Atomics iş birliği
- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı – Akkuyu, yerlilik ve insan kaynağı verileri
- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı – NETBİS
- TÜNAŞ – faaliyetler ve tedarikçi geliştirme çalışmaları
- Kairos Power – Engineering Test Unit programı
- Savunma Sanayii Başkanlığı – kurumsal yapı ve görevler

