İkinci Akkuyu Tek Bir Santral Olmak Zorunda mı



İkinci Akkuyu Tek Bir Santral Olmak Zorunda mı?

Türkiye’nin 5.000 MW SMR hedefi, sanayiye yakın dağıtılmış bir nükleer enerji modeline ve giderek yerli bir nükleer teknolojiye dönüşebilir mi?

Yaşar Başkaya / Bağımsız Araştırmacı Yazar / 20 Eylül 2026

Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali Akkuyu, her biri 1.200 megavat elektrik gücünde dört reaktörden oluşuyor. Dört reaktör tamamlandığında toplam kurulu güç 4.800 megavat olacak ve santralin yılda yaklaşık 35 milyar kilovatsaat elektrik üretmesi planlanıyor.

Kısacası zihnimizde kolay tutabileceğimiz bir ölçü oluşturabiliriz:

Bir Akkuyu yaklaşık 5.000 MW.

Şimdi ilginç olan şu:

Türkiye’nin 2050 nükleer enerji hedefleri arasında, büyük konvansiyonel reaktörlerin yanında ayrıca 5.000 MW küçük modüler reaktör kapasitesi de bulunuyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Kasım 2025’te 2050 için 12 büyük reaktöre ilave olarak 5.000 MW küçük modüler reaktör hedefini açıkladı.

Yani Türkiye’nin planladığı küçük modüler reaktör kapasitesi neredeyse bir Akkuyu büyüklüğünde.

O halde farklı bir soru sorabiliriz:

Türkiye yaklaşık 5.000 MW’lık yeni nükleer kapasiteyi bir gün tek bir büyük santral sahasında toplamak yerine, daha küçük reaktörlere bölerek ve enerjiye ihtiyaç duyan sanayi bölgelerine yakın noktalara dağıtarak kurabilir mi?

Daha önemlisi:

Bunu yaparken yalnız elektrik üretmekle kalmayıp kendi nükleer teknoloji kapasitesini de geliştirebilir mi?

Bu yazı, bu ihtimali düşünmeye çalışıyor.

⁂

Önce SMR nedir?

SMR, İngilizce Small Modular Reactor ifadesinin kısaltmasıdır. Türkçede Küçük Modüler Reaktör diyebiliriz.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, SMR’leri genel olarak modül başına 300 megavat elektrik gücüne kadar olan gelişmiş nükleer reaktörler olarak tanımlıyor. Bu reaktörlerin önemli özelliği yalnızca küçük olmaları değildir. Sistemlerinin ve bileşenlerinin mümkün olduğunca fabrikada üretilip modüller halinde sahaya taşınması amaçlanır.

“Modüler” kelimesinin önemi burada ortaya çıkar.

Geleneksel büyük nükleer santrallerde çok büyük miktarda imalat ve montaj doğrudan santral sahasında gerçekleştirilir. SMR yaklaşımında ise mümkün olduğunca standartlaştırılmış parçaların fabrikada seri biçimde üretilmesi, ardından sahaya taşınarak birleştirilmesi hedeflenir.

Dolayısıyla SMR’nin ekonomik iddiası yalnızca

“Küçük reaktör daha ucuzdur.”

değildir. Daha doğru ifade şudur:

“Aynı reaktörden yeterince çok üretirsek, fabrikasyon ve seri üretim maliyeti düşürebilir.”

Bu ayrım önemli. Çünkü küçük olmak tek başına ekonomik üstünlük sağlamaz.

⁂

Bir Akkuyu yerine kaç SMR gerekir?

En basit hesabı 300 MW’lık bir SMR üzerinden yapalım.

Akkuyu’nun toplam gücü

4.800 MW

300 MW’lık SMR ile

4.800 / 300 = 16

Yani yalnız kurulu güç açısından baktığımızda yaklaşık 16 adet 300 MW’lık SMR modülü, bir Akkuyu’nun gücüne karşılık gelir.

Bu 16 reaktörün 16 ayrı yerde kurulması gerekmez. Örneğin dört ayrı bölgede, her bölgede dört modüllük enerji merkezleri kurulabilir. Ya da başlangıçta yalnız birkaç modül kurulup, enerji talebi ve Türkiye’nin teknolojik kapasitesi geliştikçe yeni modüller eklenebilir.

SMR fikrinin büyük reaktörden ayrıldığı önemli noktalardan biri de budur:

Kapasite tek seferde değil, kademeli olarak oluşturulabilir.
⁂

Peki neden sanayinin yakını?

Burada SMR fikrinin belki de en az konuşulan avantajına geliyoruz.

Bir nükleer santral yalnız elektrik üretmez.

Reaktörde meydana gelen nükleer fisyon önce ısı üretir. Bu ısıyla su veya başka bir çalışma akışkanı ısıtılır, türbin döndürülür ve sonunda elektrik elde edilir.

Yani reaktörün temel ürünü aslında önce ısıdır.

Sanayi ise büyük miktarda ısı tüketir.

Kimya, gıda, kâğıt, rafineri, gübre, bazı metal işleme süreçleri ve çok sayıda başka üretim faaliyeti elektrikten başka buhar ve proses ısısına ihtiyaç duyar.

Nükleer reaktör sanayiye yeterince yakınsa, ürettiği enerjinin tamamını önce elektriğe çevirmek zorunda olmayabilir. Aynı tesis:

elektrik + buhar + proses ısısı + bazı tasarımlarda hidrojen

üretebilir.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı da SMR’lerin elektrik üretiminin yanı sıra endüstriyel proses ısısı, hidrojen üretimi ve diğer elektrik dışı uygulamalarda kullanılabileceğini değerlendiriyor.

İşte sanayiye yakın SMR düşüncesini ilginç yapan esas nokta budur.

⁂

Reaktörü fabrikanın yanına mı koyacağız?

Hayır.

“Sanayiye yakın SMR” ifadesi, reaktörü fabrikaların arasına yerleştirmek anlamına gelmemelidir.

Nükleer tesisin yeri ayrı bir güvenlik problemidir.

Deprem riski, sel, yangın, nüfus yoğunluğu, meteorolojik koşullar, ulaşım altyapısı ve çevredeki endüstriyel tesislerin oluşturabileceği tehlikeler birlikte değerlendirilmelidir. Örneğin yakındaki büyük bir kimya tesisi, yakıt deposu veya patlama riski bulunan işletme nükleer tesis açısından dış tehlike oluşturabilir.

ABD Nükleer Düzenleme Komisyonunun SMR düzenlemelerinde de reaktörün yakınındaki tesislerden kaynaklanabilecek tehlikelerin ayrıca analiz edilmesi isteniyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı da SMR saha değerlendirmelerinde deprem, şiddetli hava olayları, yangınlar ve diğer dış tehlikelerin dikkate alınması gerektiğini vurguluyor.

Dolayısıyla daha doğru model şu olabilir:

Sanayi bölgesi
↓
uygun güvenlik ve planlama mesafesi
↓
SMR enerji merkezi

(Burada mesafeyi önceden “3 kilometre” ya da “10 kilometre” diye belirlemek doğru değildir. Mesafe, kullanılacak reaktör teknolojisine ve sahanın özelliklerine göre belirlenmelidir.)

⁂

Bu mesafe sanayinin yararlanacağı enerjiyi ortadan kaldırır mı?

Elektrik açısından büyük ölçüde hayır.

Elektrik yüksek gerilim hatlarıyla onlarca, hatta yüzlerce kilometre taşınabilir. Dolayısıyla SMR’nin fabrikaya birkaç kilometre yakın veya uzak olması elektrik üretimi açısından belirleyici değildir.

Fakat ısı ve buhar farklıdır. Boru hattı uzadıkça ısı kaybı, basınç kaybı, izolasyon maliyeti ve altyapı maliyeti artar.

Bu nedenle sanayiye yakın SMR fikrinin gerçek mühendislik sorusu

“Reaktör fabrikaya ne kadar yakın olabilir?”

değil;

“Güvenli mesafe korunurken proses ısısını ekonomik biçimde ne kadar uzağa taşıyabiliriz?”

sorusudur.

Bu da bizi belirli şehir veya organize sanayi bölgelerinin isimlerini sıralamak yerine daha doğru bir yönteme götürüyor.

⁂

Hangi sanayi bölgeleri uygun olabilir?

Bir sanayi bölgesinin SMR için uygun aday olabilmesi için yalnızca çok elektrik tüketmesi yeterli değildir.

Öncelikle sürekli ve yüksek bir enerji talebi bulunmalıdır. Bunun yanında mümkünse önemli miktarda buhar veya proses ısısı kullanmalıdır. Çünkü yalnız elektrik tüketiliyorsa reaktörü sanayiye çok yaklaştırmanın avantajı azalır.

Ayrıca şunlar birlikte değerlendirilmelidir:

  • nüfus yoğunluğu,
  • deprem ve diğer doğal afet riskleri,
  • soğutma imkânları,
  • güçlü elektrik şebekesine erişim,
  • ağır ekipman taşımaya uygun ulaşım altyapısı,
  • çevredeki tehlikeli sanayi tesisleri,
  • ileride yeni reaktör modülleri ekleyebilmek için yeterli alan.

Dolayısıyla soru

“Türkiye’nin hangi şehrine SMR kuralım?”

değil;

“SMR kurulabilecek bir sanayi bölgesi hangi özelliklere sahip olmalıdır?”

olmalıdır.

⁂

Fakat daha önemli bir soru var: Bu reaktörleri kim yapacak?

Türkiye bugün ticari ölçekte kendi SMR’sini tasarlayıp seri olarak üreten bir ülke değil. Bu gerçeği görmeden 5.000 MW’lık SMR programından söz etmek eksik olur.

Akkuyu Türkiye’ye çok önemli bir nükleer santral tecrübesi kazandırıyor. Türk şirketleri nükleer kalite standartlarıyla tanışıyor; mühendisler, teknisyenler ve işletme personeli yetişiyor; nükleer düzenleme ve proje yönetimi konusunda kurumsal tecrübe oluşuyor.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:

Bir nükleer santral inşa etmek ile bir nükleer reaktör tasarlamak aynı şey değildir.

Reaktör çekirdeğinin tasarımı, yakıt geometrisi, nötron davranışının hesaplanması, soğutma sistemleri, güvenlik analizleri, kontrol sistemleri ve bütün bunların lisanslanması çok daha ileri bir teknoloji birikimi gerektirir.

Dolayısıyla: Akkuyu Türkiye’ye nükleer santral deneyimi kazandırıyor; fakat bu, henüz kendi reaktörünü tasarlayabildiğimiz anlamına gelmiyor.

Türkiye Nükleer Enerji AŞ’nin dünyadaki SMR tasarımlarını teknik ve finansal açıdan değerlendirdiği, ayrıca Rolls-Royce SMR modeli üzerinde Türkiye’de lisanslanabilirlik, tedarik zinciri ve iş modeli açısından ön fizibilite çalışması yaptığı biliniyor.

Bu çalışmalar önemli, ama ticari bir Türk SMR tasarımının mevcut olduğu anlamına gelmiyor.

O halde 5.000 MW hedefe nasıl ulaşılabilir?

⁂

Belki de ilk hedef 5.000 MW olmamalı

Burada farklı bir yol düşünülebilir. Türkiye neden ilk günden 15–20 SMR kurmaya çalışsın?

Önce az sayıda reaktör kurulabilir. Bu ilk reaktörler yalnız elektrik üretmek için değil, aynı zamanda Türkiye’nin hazır bulunuşluk düzeyini artırmak için kullanılabilir.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı da SMR’lerin yaygınlaşması açısından yalnız reaktör tasarımının değil, prototip ve gösterim tesislerinin, düzenleyici süreçlerin, tedarik zincirinin ve ileri üretim kabiliyetlerinin birlikte geliştirilmesini “endüstriyel hazır bulunuşluk” meselesi olarak ele alıyor.

Böyle düşünürsek Türkiye’nin SMR programı bir anda 5.000 MW’a ulaşmak yerine aşamalar halinde gelişebilir.

⁂

İlk birkaç SMR aslında birer okul olabilir

İlk aşamada bir veya iki SMR yabancı bir teknoloji sağlayıcısıyla kurulabilir. Ama burada Akkuyu modelinin aynısını tekrarlamak yerine farklı bir hedef konulabilir:

İlk reaktörü satın alırken ikinci reaktörü daha fazla kendimiz yapabilmek.

İlk projede yabancı teknoloji ağırlığı yüksek olabilir. Ancak sözleşmenin önemli bölümlerinden biri Türk mühendislerinin tasarım sürecine katılması, Türk firmalarının üretim kabiliyetlerinin geliştirilmesi ve sonraki reaktörlerde yerli katkının artırılması olabilir.

Sonra ikinci aşamaya geçilir. Üçüncü, dördüncü ve beşinci reaktörlerde daha fazla parçanın Türkiye’de üretilmesi hedeflenebilir.

Modül sayısı arttıkça Türkiye’nin mühendis sayısı, nükleer kalite standardına sahip şirket sayısı, işletme tecrübesi, bakım kapasitesi ve düzenleyici deneyimi de artar.

Bir başka ifadeyle:

Her yeni SMR yalnız elektrik kapasitesi eklemez; bir sonraki SMR’yi daha fazla kendi imkânlarımızla yapabilme kapasitesi de ekler.

⁂

SMR’nin “modüler” olmasının Türkiye açısından belki de esas anlamı bu

Modülerlik yalnız reaktörün fiziksel yapısıyla ilgili olmayabilir. Türkiye’nin nükleer teknoloji kazanımı da modüler ve kademeli olabilir.

Örneğin teorik bir yol haritası şöyle düşünülebilir:

  1. İlk aşamada birkaç reaktör büyük ölçüde yabancı teknolojiyle kurulur.
  2. İkinci aşamada yerli tedarik oranı yükseltilir.
  3. Üçüncü aşamada reaktörün bazı temel sistemlerinin Türkiye’de üretimi gerçekleştirilir.
  4. Daha ileride ortak tasarım veya lisans altında üretim aşamasına geçilir.
  5. Son aşamada ise Türkiye kendi reaktör tasarımını ortaya koymayı hedefleyebilir.

Bu elbette birkaç yılda gerçekleşebilecek bir süreç değildir.

Bir nükleer reaktörün tasarlanması yetmez. Tasarımın test edilmesi, güvenliğinin gösterilmesi, düzenleyici kurum tarafından lisanslanması, yakıtının doğrulanması ve yıllarca güvenilir biçimde işletilmesi gerekir.

Ancak uzun vadeli bir programın farkı burada ortaya çıkar.

⁂

16 küçük reaktör almak mı, bir nükleer sanayi kurmak mı?

Türkiye’nin 5.000 MW SMR hedefi gerçekten uygulanacaksa önünde kabaca iki yol bulunuyor.

Birinci yol

Dünyada geliştirilmiş bir SMR seçilir ve ihtiyaç oldukça yeni reaktörler satın alınır.

Bu yöntemle Türkiye nükleer elektrik kapasitesi kazanır.

İkinci yol

İlk reaktörlerden itibaren program teknoloji transferi, yerli üretim, ortak mühendislik, nükleer malzeme ve ekipman sanayisi ve uzun vadede yerli tasarım hedefleriyle kurulur.

5.000 MW rakamı yalnız bir enerji hedefi olmaktan çıkar; bir sanayi politikası haline gelir.

SMR’lerin ekonomik olarak büyük reaktörlerden mutlaka daha ucuz olacağı ise bugün peşinen kabul edilmemelidir. Büyük reaktörlerin önemli bir ölçek ekonomisi vardır; yani tesis büyüdükçe üretilen her megavat başına bazı maliyetler azalabilir.

SMR’lerin buna karşılık verdiği iddia ise seri üretim ekonomisidir. Başka bir ifadeyle:

Büyük reaktör büyüklükten, SMR ise çok sayıda aynı ürünü üretmekten ekonomi sağlamaya çalışır.

Dolayısıyla Türkiye yalnız iki veya üç SMR kuracaksa fabrika tipi seri üretimin ekonomik avantajı sınırlı kalabilir. Ama 15–20 aynı veya büyük ölçüde standartlaştırılmış modülden oluşan uzun vadeli bir program kurulursa tablo değişebilir.

Bu nedenle 5.000 MW hedefinin büyüklüğü aynı zamanda Türkiye’ye teknoloji sağlayıcılarla pazarlık yapabilecek bir ölçek de sağlayabilir.

⁂

Sanayi yakınındaki SMR’nin anlamı yalnız elektrik değildir

Buraya kadar tartışılan model uygulanabilirse Türkiye’nin farklı bölgelerinde şu tip enerji merkezleri düşünülebilir:

SMR
↓
elektrik şebekesi
↓
sanayi elektriği
SMR
↓
ısı eşanjörü
↓
buhar / proses ısısı
↓
sanayi

Bu sistem sayesinde reaktörün radyoaktif birincil soğutma devresi sanayi tesisine taşınmaz. Reaktör tarafındaki ısı, ayrı ve radyoaktif olmayan bir devreye aktarılır; sanayiye giden enerji bu ikinci sistem üzerinden taşınır.

Bu ayrım nükleer tesis ile sanayi tesisinin fiziksel olarak birbirinden ayrılmasına yardımcı olur.

Gelecekte bazı reaktör tasarımlarında bu enerji hidrojen üretiminde de kullanılabilir. Böylece reaktör yalnız bir elektrik santrali olmaktan çıkar ve bir bölgesel enerji merkezi haline gelir.

⁂

Peki bütün bunlar ikinci Akkuyu’dan vazgeçmek anlamına mı geliyor?

Hayır.

Buradaki düşünce “büyük nükleer santraller yanlıştır, SMR doğrudur” şeklinde kurulamaz.

Büyük reaktörler

Ölçek ekonomisi, uzun işletme deneyimi ve yüksek tek-saha üretim kapasitesi gibi önemli avantajları bulunuyor.

SMR’ler

Kademeli yatırım, farklı bölgelere yerleştirilebilme, fabrika üretimi ve elektrik dışı enerji kullanımına yakınlık gibi potansiyel avantajları var.

Hangisinin Türkiye için hangi ölçekte daha ekonomik olacağını bugünden yalnız teorik hesaplarla kesin olarak söylemek mümkün değil.

Fakat başka bir soru sorabiliriz:

Türkiye’nin yeni 5.000 MW nükleer kapasitesi yalnız elektrik mi üretmeli, yoksa aynı zamanda Türkiye’nin nükleer teknoloji üretme kapasitesini de mi büyütmeli?

Bence asıl tartışılması gereken budur.

⁂

Birinci Akkuyu elektrik üretirken, “ikinci Akkuyu” teknoloji de üretebilir mi?

Akkuyu Türkiye açısından çok büyük bir enerji projesidir. Ancak bundan sonraki nükleer programın aynı modelin tekrarı olması zorunlu değildir.

Türkiye’nin resmî olarak hedeflediği yaklaşık 5.000 MW SMR kapasitesi, ilginç biçimde bir Akkuyu’ya yakın büyüklüktedir. Bu kapasite tek seferde kurulmak zorunda değildir.

Önce birkaç SMR kurulabilir. Türkiye bunlardan öğrenebilir. Sonra yeni modüller eklenebilir. Her yeni modülle yerli üretim artırılabilir. Sanayi bölgelerinin enerji ihtiyacına uygun yerlerde elektrik yanında buhar ve proses ısısı üretilebilir.

Ve program yeterince uzun süre devam ederse hedef yalnız Türkiye’de reaktör kurulması değil, Türkiye’nin giderek reaktör teknolojisinin kendisine hâkim olması olabilir.

O zaman başarıyı yalnız şu soruyla ölçmeyiz:

“Kaç megavat nükleer santral kurduk?”

Bir soru daha sorarız:

“Kurulan her yeni megavat bizi bir sonraki reaktörü kendimiz yapmaya ne kadar yaklaştırdı?”

Belki de Türkiye’nin SMR programında gerçek hedef 5.000 MW’a ulaşmak değil;
5.000 MW’a ulaştığımız gün, o teknolojinin ne kadarına sahip olduğumuzdur.

⁂

Yaşar Başkaya, Bağımsız Araştırmacı Yazar, 20 Eylül 2026