Form ile Öz Arasındaki Gerilim

Form ile Öz Arasındaki Gerilim | Yaşar Başkaya

Din Sosyolojisi · Deneme

Form ile Öz Arasındaki Gerilim

Ritüel, Ahlak ve İnsan Doğası Üzerine

“Bu halk bana dudaklarıyla yaklaşır; ama yürekleri benden uzaktır.”

— Yeşaya 29:13

“İnsan, inandığı gibi yaşamayınca, zamanla yaşadığı gibi inanmaya başlar.”
Bu sözün kime ait olduğu tartışılsa da, içerdiği hakikat insanlık tarihinin en eski çelişkilerinden birini özetler.

Dinlerin ortak iddiası, insanı daha erdemli, daha adil ve daha merhametli bir varlığa dönüştürmektir. Buna rağmen tarih boyunca en ağır adaletsizliklerin, savaşların, zulümlerin ve iktidar mücadelelerinin bir kısmı da yine kutsal değerlerin gölgesinde yaşanmıştır. Bu çelişki çoğu zaman “dinlerin başarısızlığı” ya da “inananların iki yüzlülüğü” olarak açıklanır. Oysa mesele bundan daha derindir.

Sorun yalnızca dinlerde değildir. Sorun, insanın biçimi özün önüne koymaya eğilimli psikolojik ve toplumsal yapısındadır. Dinler bu gerilimin en görünür sahnesidir; fakat aynı gerilim, ideolojilerden siyasete, hukuktan milliyetçiliğe kadar bütün büyük anlatılarda kendisini tekrar eder.

İnsan neden görünmeyen ahlaki mücadele yerine, görünen sembollere daha fazla önem verir?

Görünmeyen Erdem ile Görünen Dindarlık

Dinlerin hemen tamamında ahlak, ibadetin nihai amacı olarak tanımlanır. Kuralların amacı insanı değiştirmektir; ritüeller ise bu dönüşümün araçlarıdır. Fakat toplumsal hayata bakıldığında çoğu zaman araç ile amaç yer değiştirir.

Çünkü insan psikolojisi görünür davranışları ödüllendirmeye daha yatkındır.

Bir insanın kimsenin hakkını yememesi, dedikodu yapmaması, yalan söylememesi veya eline geçen fırsata rağmen haksız kazançtan uzak durması dışarıdan kolayca görülebilen davranışlar değildir. Bunlar sessiz mücadelelerdir. Çoğu zaman alkışlanmazlar, takdir edilmezler ve sosyal statü kazandırmazlar.

Buna karşılık namaz kılmak, kilisede ayine katılmak, Şabat kurallarına uymak, hac yapmak ya da oruç tutmak görünür davranışlardır. Toplum bunları fark eder. Birey ise yalnızca Tanrı’ya karşı değil, içinde yaşadığı topluluğa karşı da görevini yerine getirdiği hissini yaşar.

İşte tam bu noktada ritüeller, yalnızca manevi pratikler olmaktan çıkar; aynı zamanda sosyal kimliğin sembollerine dönüşür.

Sosyolog Émile Durkheim bunu yaklaşık bir asır önce şu düşünceyle açıklıyordu: Ritüeller yalnızca kutsalı temsil etmez; aynı zamanda toplumu bir arada tutar. İnsan, ibadet ederken yalnızca Tanrı ile değil, ait olduğu toplulukla da bağ kurar.

Bu nedenle ritüeller vazgeçilmezdir.
Ancak tam da bu nedenle tehlikelidirler.

Çünkü toplumun onayladığı semboller, zamanla vicdanın yerini almaya başlayabilir. İnsan, “iyi biri olmaya” değil, “iyi biri olarak görünmeye” daha fazla enerji harcamaya başladığında dinin özü sessizce geri çekilir.

İnsanın Sevdiği Şey: Yapmak

Psikolojide uzun yıllardır bilinen bir gerçek vardır: İnsan, yapmadığı davranışlardan çok yaptığı davranışları başarı olarak algılar.

Birisine zarar vermemek, öfkesini kontrol etmek ya da kul hakkı yememek çoğu zaman görünmeyen başarılardır. Fakat bir ibadeti yerine getirmek somuttur. Tamamlanmıştır. Bittiği hissedilir. İnsan zihni tamamlanan eylemleri, sürmekte olan ahlaki mücadelelerden daha kolay ödüllendirir.

Sosyal psikolog Jonathan Haidt ahlaki kararların çoğunun önce sezgisel olarak verildiğini, aklın ise çoğu zaman bu kararları sonradan gerekçelendirdiğini söyler. Belki de bu nedenle insan, vicdanını rahatlatacak semboller üretmekte, vicdanını dönüştürmekten daha başarılıdır.

Bu durum yalnızca dini hayatta görülmez. Bir şirket çevreyi kirletirken “yeşil” kampanyalar düzenleyebilir. Bir siyasetçi adaletten söz ederken hukuku zayıflatabilir. Bir devlet insan haklarını savunurken başka coğrafyalarda sivillerin ölümüne sessiz kalabilir. İnsan zihni, semboller aracılığıyla kendi ahlaki tutarlılığını koruduğuna inanmayı sever.

Dinler de bu genel psikolojik mekanizmadan bağımsız değildir. Bu nedenle ritüeller, doğru yaşandığında insanı kötülükten uzaklaştırabilir; yanlış kullanıldığında ise kötülüğün üzerini örten en güçlü maskelerden birine dönüşebilir.

Kutsal Metinler, İktidar ve İnsan Faktörü

Dinlere yöneltilen en yaygın savunmalardan biri şudur: “Din mükemmeldir; sorun onu yanlış uygulayan insanlardadır.”

Bu cümle önemli ölçüde doğru olmakla birlikte tek başına açıklayıcı değildir. Çünkü tarih bize yalnızca bireysel hataları değil, din ile siyasal iktidarın kesiştiği noktalarda ortaya çıkan yapısal sorunları da gösterir.

Hiçbir büyük din yalnızca bireyin vicdanına seslenen soyut bir ahlak öğretisi olarak kalmamıştır. Zamanla toplumsal kurumlar oluşturmuş, hukuk üretmiş, devletlerle ilişki kurmuş ve geniş kitlelerin hayatını düzenleyen yapılara dönüşmüştür. İşte tam bu noktada din, yalnızca manevi bir rehber olmaktan çıkar; siyaset, ekonomi ve güç ilişkileriyle iç içe geçer.

Sosyolog Max Weber, karizmatik dini hareketlerin zaman içinde kurumsallaştığını ve bürokratik yapılara dönüştüğünü söyler. Ona göre bu dönüşüm kaçınılmazdır. Çünkü sürekli büyüyen topluluklar yalnızca ilhamla değil, kurallarla yönetilir.

Ancak kurallar çoğaldıkça yeni bir tehlike doğar. İnsanlar zamanla neden kurala uyduklarını unutup yalnızca kurala uymaya başlarlar. Böylece araç, amacın önüne geçer.

Tarihin Tekrarladığı Döngü

Bu dönüşüm yalnızca tek bir dine özgü değildir.

Hristiyanlık tarihinde sevgi ve merhamet öğretisinin yanında Haçlı Seferleri, Engizisyon ve mezhep savaşları da yer alır. İslam tarihinde adalet ve kardeşlik ideallerinin yanında erken dönem iç savaşları, iktidar mücadeleleri ve mezhep çatışmaları görülür.

Yahudi geleneğinde de benzer bir gerilim gözlemlenebilir. Tevrat’taki bazı fetih anlatıları (örneğin Yeşu kitabındaki Kenan topraklarının ele geçirilişi), 1967 sonrası dini-milliyetçi Siyonizm akımı içinde — özellikle Gush Emunim hareketi ve düşünürü Rav Zvi Yehuda Kook’un öğretileri üzerinden — Batı Şeria’daki yerleşim siyasetini teolojik olarak meşrulaştırmak amacıyla yeniden yorumlanmıştır. Tarihçi Ian Lustick bu süreci For the Land and the Lord adlı çalışmasında ayrıntılı biçimde incelemiştir. Bunun karşısında, aynı dini gelenek içinden 1988’de kurulan Rabbis for Human Rights gibi örgütler ve çok sayıda ilahiyatçı, aynı metinlerin evrensel adalet ve “yabancıya iyi davranma” emirlerini (Çıkış 22:20) öne çıkararak tam tersi bir okuma geliştirmiştir.

Dolayısıyla mesele herhangi bir dini geleneğin özü değildir. Asıl mesele, kutsal metinlerin siyasi amaçlarla araçsallaştırılabilmesidir. Aynı metin, bir insanın elinde merhametin kaynağı olurken, başka birinin elinde şiddetin gerekçesine dönüşebilir.

Kutsal metin mi değişmektedir, yoksa onu okuyan insan mı?

Kutsalın Araçsallaştırılması

Fransız filozof René Girard, insanların şiddeti çoğu zaman ahlaki gerekçelerle meşrulaştırdığını söyler. Hiçbir toplum kendisini kötülük yaptığına inanarak savaşmaz. Her taraf, kendi gözünde iyiliğin temsilcisidir.

Bu nedenle din savaşlarının dili de, ideolojik savaşların dili de şaşırtıcı biçimde birbirine benzer. Her iki taraf da kendisini haklı görür. Her iki taraf da karşı tarafı insanlıktan uzaklaştıran bir söylem üretir. Her iki taraf da yaptığı şiddeti daha büyük bir iyiliğin bedeli olarak sunar.

İnsanlık tarihinin acı ironilerinden biri de budur. En büyük kötülükler çoğu zaman kötülük adına değil, iyilik adına işlenmiştir. Belki de bu nedenle filozof Blaise Pascal’ın şu sözü hâlâ güncelliğini korur:

“İnsanlar kötülüğü hiçbir zaman, onu vicdanlarının onayladığı kadar eksiksiz ve gönüllü işlemezler.”
Blaise Pascal, Düşünceler

Din burada tek başına suçlu değildir. İnsan zihni, yaptığı eylemi haklı gösterecek bir anlatıya ihtiyaç duyar. Bu anlatı bazen din olur. Bazen milliyetçilik. Bazen devrim. Bazen güvenlik. Bazen demokrasi. Bazen özgürlük. İsimler değişir. Psikoloji ise çoğu zaman aynı kalır.

Ritüel: Vicdanın Maskesi mi, Toplumun Harcı mı?

Ritüelleri yalnızca “şekilcilik” olarak küçümsemek de, onları dinin özü olarak görmek de aynı ölçüde eksik yaklaşımlardır. Çünkü ritüeller, insanlık tarihinin en eski toplumsal icatlarından biridir.

Bir cenaze töreni…

Bir bayrak töreni…

Bir düğün…

Bir asker selamı…

Bir mezuniyet cübbesi…

Bir dakikalık saygı duruşu…

Bunların hiçbiri yalnızca sembol değildir. Hepsi görünmeyen bir anlamı görünür kılmaya çalışan ortak insan davranışlarıdır.

İnsan yalnız yaşayan bir canlı değildir. Hatırlamaya… Aidiyet hissetmeye… Ortak duygular üretmeye ihtiyaç duyar. Ritüeller tam da bu ihtiyacın ürünüdür.

Durkheim’ın ifadesiyle ritüeller, yalnızca kutsalı değil, toplumu da üretir. İnsanlar birlikte aynı hareketi yaptıklarında yalnızca ibadet etmiş olmazlar; aynı zamanda birbirlerine “Biz aynı hikâyenin parçasıyız.” mesajını verirler. Belki de bu yüzden tarih boyunca hiçbir büyük medeniyet ritüelsiz olmamıştır.

Sorun ritüeller değildir.
Sorun, ritüelin ahlakın yerine geçmesidir.

Sessiz Ahlak, Gürültülü Dindarlık

Gerçek ahlak çoğu zaman sessizdir.

Kimsenin görmediği yerde dürüst kalabilmek…

Kimsenin bilmediği bir emanete sadık kalabilmek…

Karşılık beklemeden yardım edebilmek…

Öfkeliyken adil davranabilmek…

Bunların hiçbiri alkış getirmez. Oysa ritüeller görünürdür. Görünür olan ise sosyal ödül üretir. İnsan, fark edilmekten hoşlanır. Takdir edilmek ister. Ahlak ise çoğu zaman yalnızca vicdan tarafından görülür.

İşte insan psikolojisinin en kırılgan noktalarından biri burada ortaya çıkar. Bazen görünmeyen erdem yerine görünen dindarlığı tercih ederiz. Bazen iyi insan olmaktan çok, iyi insan olarak tanınmayı önemseriz. Belki de gösteriş (riya) neredeyse bütün dinlerde en ağır manevi hastalıklardan biri sayıldığı içindir bu — çünkü gösteriş, ahlakı toplumun alkışına teslim eder.

Form Özün Önüne Geçtiğinde

Bir ibadetin amacı insanı değiştirmektir. Eğer insan değişmiyorsa, şekil tamamlanmış olabilir; ama amaç gerçekleşmemiştir.

Bu yalnızca dinler için geçerli değildir. Bir hâkim cübbesi adaleti garanti etmez. Bir doktor önlüğü vicdan üretmez. Bir akademik unvan bilgelik kazandırmaz. Bir üniforma cesaretin kanıtı değildir. Nasıl ki yüzük tek başına sadık bir evlilik kurmuyorsa, ritüeller de tek başına ahlak üretmez. Onlar ancak özle birleştiğinde anlam kazanırlar.

Bu nedenle dinlerin en büyük başarısı daha fazla ritüel üretmeleri değildir. Daha fazla vicdan üretebilmeleridir.

Aynı Hikâye Seküler Dünyada da Tekrar Ediyor

Burada durup şu soruyu sormak gerekir: Acaba bu yalnızca dinlerin sorunu mudur?

Tarih bunun aksini söylüyor. 1789 Fransız Devrimi’nin sloganı özgürlük, eşitlik ve kardeşlikti. Kısa süre sonra aynı devrim giyotine dönüştü. Komünizm sömürüsüz bir dünya vaat etti; milyonlarca insan çalışma kamplarında hayatını kaybetti. Modern çağ demokrasi ve insan haklarını evrensel değerler olarak ilan etti; buna rağmen dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar, işgaller ve sivil ölümleri devam etti.

Demek ki sorun yalnızca kutsal sembollerde değildir. İnsan, en yüce fikirleri bile kendi güç arzusunun hizmetine sokabilmektedir. Din bunu yapabilir. Milliyetçilik yapabilir. Devrim yapabilir. Piyasa yapabilir. Devlet yapabilir. Teknoloji bile yapabilir.

Çünkü idealler kendi başlarına ne iyi ne kötüdür. Onlara yön veren insanın vicdanıdır. İnsan değişmediği sürece yalnızca kullandığı sloganlar değişir.

Belki de Asıl İbadet…

Belki de en zor ibadet, kimsenin görmediği yerde dürüst kalabilmektir.
Belki de en büyük oruç, nefsin açgözlülüğünü dizginleyebilmektir.
Belki de en uzun hac yolculuğu, insanın kendi vicdanına yaptığı yolculuktur.

Ritüeller bizi bu yolculuğa çıkarabiliyorsa değerlidir. Yok eğer bizi yolun sonunda vardığımızı sanan bir rehavete sürüklüyorsa, o zaman kutsal olmalarına rağmen amaçlarını kaybetmiş olurlar.

Sonuç: Tanrı’nın Gördüğü ile İnsanların Gördüğü

İnsanlık tarihine uzaktan bakıldığında dikkat çekici bir manzara görülür. Medeniyetler değişir. İmparatorluklar yıkılır. Dinler yayılır. İdeolojiler doğar. Bayraklar değişir. Sloganlar değişir. Fakat insanın en eski zaaflarından biri neredeyse hiç değişmez: görünene, görünmeyenden daha fazla değer vermek.

Belki de bu yüzden kutsal metinlerin büyük bölümü yalnızca ibadeti değil, sürekli olarak adaleti, doğruluğu, merhameti, yetimin hakkını, yoksulun korunmasını ve kul hakkını hatırlatır. Çünkü insan, sembolleri korumakta çoğu zaman başarılıdır; fakat o sembollerin temsil ettiği ahlaki özü korumakta aynı başarıyı gösteremez.

Dinlerin tarihi, bu gerilimin sayısız örneğiyle doludur. Fakat aynı tarih bize başka bir gerçeği de fısıldar: sorun yalnızca dinlerde değildir. İnsan, eline geçen her büyük fikri zaman zaman kendi çıkarlarının hizmetine sokabilmektedir.

Kimi zaman din adına…

Kimi zaman vatan adına…

Kimi zaman devrim adına…

Kimi zaman özgürlük…

Kimi zaman güvenlik…

Kimi zaman demokrasi…

İsimler değişir. Vicdan sustuğunda yöntem pek değişmez.

Filozof Hannah Arendt, kötülüğün her zaman şeytani bir öfkeyle ortaya çıkmadığını, bazen sıradanlaştığını ve insanların yaptıkları üzerinde düşünmeyi bırakmalarıyla güç kazandığını söyler. Belki de insanlık için en büyük tehlike, kötülüğün sıradanlaşması değil; vicdanın şekilciliğe teslim olmasıdır.

Bu nedenle mesele, ritüelleri küçümsemek ya da ibadetleri değersizleştirmek değildir. Aksine, ritüeller, insanı daha dürüst, daha adil ve daha merhametli bir hayata çağırdığı sürece anlam taşır.

Bir namaz, insanı kul hakkından uzaklaştırıyorsa…

Bir oruç, öfkesini dizginlemeyi öğretiyorsa…

Bir hac yolculuğu kibri azaltıyorsa…

Bir ayin affetmeyi kolaylaştırıyorsa…

Bir Şabat günü insanı daha vicdanlı yapıyorsa…

İşte o zaman ritüel amacına ulaşmıştır.

Fakat ibadet tamamlandığında adalet eksik kalıyorsa…

Secde derinleşirken vicdan küçülüyorsa…

Dua uzarken merhamet azalıyorsa…

Şekil büyürken öz kayboluyorsa…

Sorun artık ritüelin eksikliğinde değil, insanın kendisindedir.

Belki de Tanrı’nın insanlardan beklediği ilk soru, “Kaç kez ibadet ettin?” değildir.
Belki de asıl soru şudur: “İbadetlerin seni nasıl bir insana dönüştürdü?”

Çünkü tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur: insanlığı kurtaran şey, kutsal sembollerin çokluğu değil; o sembollerin inşa ettiği ahlaktır.

Form, özü görünür kılabildiği ölçüde değerlidir.
Özden koptuğu anda ise en kutsal ritüel bile, vicdanı susturan zarif bir gösteriye dönüşebilir.

Kaynakça

  • Arendt, Hannah. Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te. (Orijinal: Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil, 1963.)
  • Durkheim, Émile. Dinsel Yaşamın İlkel Biçimleri. (Orijinal: Les Formes élémentaires de la vie religieuse, 1912.)
  • Girard, René. Şiddet ve Kutsal. (Orijinal: La Violence et le sacré, 1972.)
  • Haidt, Jonathan. Erdemli Zihin: İyi ve Kötüyü Neden Farklı Algılarız. (Orijinal: The Righteous Mind: Why Good People Are Divided by Politics and Religion, 2012.)
  • Lustick, Ian. For the Land and the Lord: Jewish Fundamentalism in Israel. Council on Foreign Relations Press, 1988.
  • Pascal, Blaise. Düşünceler (Pensées). (Ölümünden sonra yayımlanmıştır, 1670.)
  • Weber, Max. Ekonomi ve Toplum: Sosyolojinin Temel Kavramları. (Orijinal: Wirtschaft und Gesellschaft, 1922.)

Kutsal Metin Referansları

  • Yeşaya 29:13
  • Çıkış 22:20 (Mısır’dan Çıkış / Exodus)
  • Yeşu kitabı (Kenan topraklarının fethi anlatısı)