Birkaç yıl önce gerçeğin çarpıtılmasından hakikatin çarpıtılmasına geçilmesi anlamına gelen "post-truth" kelimesi hayatımıza girdiğinde, asıl sorunun bu olmadığını henüz bilmiyorduk. Yalanın gerçeği bozmakla kalmayıp hakikati bozmaya başladığı o dönem bizi korkutmuştu; ama bugün o günlere neredeyse nostaljiyle bakıyorum. Çünkü o zamanlar yalnızca neye inandığımız tartışmalıydı. Şimdi ise kim olduğumuz sorgulanıyor.
Pusula Çoktan Kırıktı
Denizcilerin bir sırrı vardır: Pusula yalnızca kuzeyi göstermez, geminin demir yükünü de yansıtır. Yani pusulayı bozan, dışarıdaki mıknatıs değil; içinde taşıdığındır çoğu zaman.
Bizim pusulalarımız da öyle bozuldu. Stoacılar yüzyıllar önce şunu söylemişti: "Servet, şöhret, sağlık — bunların hiçbiri kendi başına iyi ya da kötü değildir. Önemli olan onları nasıl kullandığındır." Ama artık bu ayrımı yapmıyoruz. Bir insanın ne kadar kazandığı, nasıl yaşadığının önüne geçti. Başarı, erdemi sildi; popülerlik, karakteri.
Hakikati yitirince gerçek ile yalanı karıştırdık. Erdemi yitirince iyiyle kötüyü.
Benlik Merkezin Tam Ortasında
Ama bu bozulma nereden başladı? Dışarıdan mı geldi bize, yoksa içimizden mi çıktı?
Şöyle düşünelim: Bir çocuk ilk kez bisiklete bindiğinde, etrafındaki herkese "Bak, bak!" diye bağırır. Bu saf ve masum bir şeydir — görülmek ister, var olduğunu hissettirmek ister. Ama büyüdükçe o "Bak bana!" çığlığı daha sessiz, daha hesaplı, daha tehlikeli bir biçim alır. Sosyal medyada özenle kurgulanmış bir fotoğraf, toplantıda başkasının fikrini çalmak, başarımızı olduğundan büyük göstermek... Hepsi aynı çığlığın yetişkin versiyonu.
Ego, kendi başına bir sorun değildir. Sağlıklı bir benlik duygusu olmadan ne karar verebilir ne de ayakta durabiliriz. Sorun, egonun bir araçtan amaca dönüştüğü andır. Kendini ispat etme arzusu öyle bir noktaya gelir ki, artık "iyi bir şey mi yapıyorum?" diye değil, "bu beni nasıl gösterir?" diye sormaya başlarız. Ve o anda, farkında olmadan, erdemin tam tersine yürümeye başlarız.
Pembe Daire Artık Biz Oluruz
Laboratuvarda bir tavuğa yalnızca pembe daireyi gagaladığında yem verileceği öğretilir. Bir süre sonra tavuk etrafındaki sarıyı, yeşili, maviyi görmezden gelir. Tüm dikkatini o pembe noktaya kilitler.
Ego da bize tam bunu yaptırır. O pembe daire, artık dışarıda bir nesne değil; bizatihi kendimiziz. Her şeyi kendi yansımamızın etrafında örgüleriz: Bu övgü beni ne kadar büyütür? Bu başarı beni nasıl konumlandırır? Bu jest beni iyi biri olarak gösterir mi? Komşunun derdi, toplumun kırılganlığı, etrafımızdaki adaletsizlik — bunlar o pembe daireye dokunmadığı sürece görünmez olur.
Ve işin trajik yanı şu: Bu kısır döngüden ne kadar beslenirsek, içimizdeki boşluk o kadar büyür. Çünkü ego doyuma ulaşmaz — her onay, bir sonraki onayın zeminini hazırlar sadece.
İspat Etmek mi, Var Olmak mı?
Stoacı filozof Epiktetos köle olarak doğmuştu. Özgürlüğü yoktu, mülkü yoktu, statüsü yoktu. Ama şunu söyledi: "İnsanları rahatsız eden olaylar değil, olaylar hakkındaki düşünceleridir."
Bunu ego meselesine uyarlarsak şöyle diyebiliriz: Bizi mutsuz eden, yeterince görülmemiş ya da takdir edilmemiş olmak değildir aslında. Bizi mutsuz eden, değerimizin dışarıdan onaylanmasına olan köklü bağımlılığımızdır.
Var olmak ile ispat etmek arasında derin bir fark var.
Var olmak; bir işi, kimse görmese de iyi yapmaktır. Bir arkadaşın yanında olmaktır, övgü beklentisi taşımadan. Bir hatayı, savunmaya geçmeden kabul etmektir. İspat etmek ise tam tersi: Her eylemin arkasında sessiz bir seyirci kalabalığı hayal etmek, o kalabalığın alkışını beklemek.
Birincisi sizi büyütür. İkincisi sizi tüketir.
O Aynaya Bakmak
Çıkış yolu büyük bir dönüşüm gerektirmiyor belki. Ama o pembe daireyi — yani kendimizi — gagalamayı bir an durdurup başımızı kaldırmamız gerekiyor.
Bir tırtıl kelebek olmadan önce kozasını örer, sonra içinde çözülür — tam anlamıyla. O çözülme olmadan dönüşüm olmaz. Egonun "ben"ini bir kenara bırakıp "biz"e alan açmak da böyle sancılı bir süreç.
Başlangıç için tek bir soru yeterli olabilir: Bu yaptığım şey beni nasıl gösterir diye mi düşünüyorum, yoksa gerçekten bir iyilik mi katıyor dünyaya?
Hakikati biraz hırpaladık; erdemi de kaybetmeyelim. Çünkü bizi kurtaracak olan ne bir unvan ne bir alkış ne de dışarıdan gelen bir onay olacak. Bizi kurtaracak olan, o kırık pusulayı tamir etmek için aynaya bakmayı göze alabilmektir.

