
Taktik üstünlüğün neden siyasi zafere dönüşmediği üzerine bir muhasebe
Yaşar Başkaya, Nisan 2026

28 Şubat 2026'da Washington ve Kudüs İran'a kapsamlı ve ortak bir harekât başlattı: ABD'nin kod adıyla "Destansı Öfke", İsrail'in diliyle "Kükreyen Aslan". 20 Nisan 2026 itibarıyla uzatmalarla yürütülmeye çalışılan kırılgan bir müzakere süreci var. Bu yazımda, taktik düzeyde neredeyse kusursuz biçimde icra edilmiş bu harekâtın stratejik düzeyde neden çıkmaza saplandığını sekiz başlıkta inceliyorum.
Başlamadan şunu belirtmek isterim: Aşağıdaki analiz ağırlıklı olarak ABD cephesindeki hataları masaya yatırıyor. İran da bu savaştan ağır bedeller ödedi — Hamaney'in kaybı, balistik füze fırlatıcılarının büyük bölümünün imhası, ekonomide yüz milyarlarca dolarlık tahribat. "ABD kazanamadı" demek "İran kazandı" demek değildir. Aşağıda incelediğim mesele, taktik üstünlüğün neden siyasi zafere dönüşmediği üzerinedir; kim galip-kim mağlup incelemesi değil.
ABD askeri planlaması onlarca yıldır tek bir temel fikir üzerine kurulu: Düşmanı birbirine bağımlı bir sistem olarak gör, o sistemin kritik düğümleri olan fabrikaları, enerji şebekelerini, komuta merkezlerini vur ve sistemin çöktüğünü gör. Bu doktrine "Endüstriyel Ağ" diyorlar. Kökeni 1920'lerdeki Hava Birliği Taktik Okulu'na kadar uzanıyor. Kore'de kısmen işe yaradı, 1991 ve 2003 Irak savaşlarında da neredeyse parlak sonuçlar verdi. Ama İran'da yürümedi.
Nedeni basit: İran merkezi bir yapılanmada değil. Ekonomisi, komuta yapısı, siyasi meşruiyeti birkaç kritik tesise yaslanmıyor; yüzlerce yarı bağımsız düğüme yayılmış, ideolojik bir birliktelikle tutturulmuş bir ağ. O ağın bir bölgesini vurduğunda diğer bölgeleri felç olmuyor, aksine uyarılmış olup otomatik savunma moduna geçiyor. Harekâtın ilk saatlerinde İsrail ve ABD, İran'ın fiziksel askeri altyapısına yığınla hassas güdümlü mühimmat indirdi; rejim, sandığımız anlamda "çökmedi", yalnızca biçim değiştirdi.
Asıl mesele şu: Modern savaş artık tuğla ve çelik üzerinden değil, algı üzerinden kazanılıyor. İran bu oyunu anladı, Washington anlamadı. Somut örnek Hürmüz. İran Boğaz'a fiziksel bir abluka koymadı, tek bir tankeri bile batırmadı. Sadece yeterince kinetik tehdit yarattı, GPS sinyallerini karıştırdı, dünyanın okyanus ötesi ticari tonajının yüzde 90'ını sigortalayan İngiliz merkezli sigorta şirketlerinin, sektördeki kısa adıyla P&I kulüplerinin bölgeyi "azami savaş riski altında" ilan etmesini sağladı. Sigorta primleri bir gecede bin katın üzerine fırladı. Sonuç: Günlük 37 tanker geçişinin sıfırlanması, trafikte yüzde 94'lük çöküş. ABD uçakları gökyüzüne hâkimken, kendi Wall Street'i ve Londra sigorta devleri adeta Boğaz'ı kapattılar. İran hava sahasına oturmuşsun ama gemiyi yola çıkmaya ikna edecek bir aktüerin masasında oturmuyorsun. Paradoksun özü bu.
"Modern savaş artık tuğla ve çelik üzerinden değil, algı üzerinden kazanılıyor. İran bu oyunu anladı, Washington anlamadı."
Son otuz yıldır Amerikan kuvvet planlamasının sessiz varsayımı şuydu: Bizim devasa ileri üslerimiz (Katar'daki Al Udeid, Suudi Arabistan'daki Prince Sultan gibi) rakibin erişemeyeceği sığınaklardır. Milyarlarca dolarlık altyapı yatırımı bu dokunulmazlık fikri üzerine kurgulandı. Son beş-on yılda iki şey değişti: uzun menzilli balistik ve seyir füzeleri yaygınlaştı. Bunun yanında, tanesi 20-50 bin dolara mal olan ucuz intihar dronları isabet kabiliyetleri ile iş görür hale geldi. Erişilemez sığınak çağı kapandı, ama henüz kimsenin pek dikkat ettiği yok.
İran, gökyüzünde ABD savaş uçaklarıyla göğüs göğüse çarpışmayı denemedi, çünkü böyle bir savaşı kaybedeceğini biliyor. Onun yerine İtalyan hava gücü teorisyeni Douhet'nin bir asır önce söylediğini yaptı: "Kuşları havada kovalayacağına yumurtalarını yuvasında kır." Tüm hava operasyonlarının can damarı, aslında pilotlar değil; uçakların havada kalmasını sağlayan destek filosudur. KC-135 yakıt ikmal tankerleri, E-3 Sentry AWACS erken uyarı uçakları, yer radarları, iletişim düğümleri, hatta enerji kaynakları. Bunların çoğu yaşlı, büyük, savunmasız ve yerine konulması yıllar alan sistemler. İran bunu fark etti.
Herkes İsrail'e saldırmasını beklerken, İran füzeleri ve dronları işte bu zincirin halkalarına yöneldi. Prince Sultan'a yapılan saldırılarda bir E-3 Sentry AWACS tamamen imha edildi, birkaç KC-135 hasar gördü. Bölgesel üslerdeki radar ağları ve iletişim altyapısı sistematik biçimde hedef alındı. Bu, ABD planlamacılarını çözümsüz bir ikilemle baş başa bıraktı. Tankerleri ve komuta uçaklarını ileri üslerde tutarsan yok olma riski yüksek; geriye çekersen savaş uçakları yakıt ikmal noktasına ulaşmak için çok daha uzun mesafe uçmak zorunda kalıyor, hedef üzerinde kalış süreleri kırpılıyor, günlük sorti sayısı düşüyor. İran bir tek tankeri bile vurmadan sadece tehdit algısı yaratarak ABD hava gücünü bölgeden fiilen uzaklaştırabilirdi ve nitekim kısmen bunu başardı.
Bir de o meşhur "savaş alanının şeffaflaşması" meselesi var. Bugün ticari uydu görüntüleri, sosyal medya, açık kaynak istihbaratı sayesinde herhangi bir üssü 24 saat izlemek saatte birkaç yüz dolara mal oluyor. Prince Sultan'da hangi tanker açıkta park etti, AWACS'lar hangi rutinle kalkıyor, hangi hangarlar hangi saatlerde boş kalıyor artık hepsi haritalanabiliyor. Az sayıdaki devasa platformun öngörülebilir bir takvimle çalışması, bu şeffaflık çağında doğrudan hedef etiketi yapıştırmaktan farksız. 52 günün en sert dersi bu: ABD hava üstünlüğü 30 bin fitte değil, yerde açıkta bekleyen kırılgan "yumurtaların" güvenliğinde sınandı ve artık o güvenlik sorgulanıyor.
Amerikan savunma sanayi onlarca yıldır miktar yerine kaliteye yatırım yaptı. Her silah sistemi biraz daha gelişmiş, biraz daha hassas, biraz daha pahalı. Öyle bir noktaya geldi ki bu sistemlere askeri literatürde "exquisite" deniyor yani imrenilecek derecede seçkin ve nadide. İyi güzel de sıkıntı şu: Rakibiniz size bol miktarda ucuz şey atmaya başladığında, sizin nadide silahlarınız bunlara karşı kullanıldıkça, azalmaya sayısal olarak çökmeye başlıyorlar. İran'ın harekât boyunca uyguladığı stratejinin özeti şu cümleye sığıyor: "Kalibre etme, tırmandır." Yani dereceli, hesaplı bir cevap yok; hacim ve tırmanış var.
Rakamlar o kadar çarpıcı ki özet bile yeterli. Tanesi 20-50 bin dolara mal olan Shahed tipi intihar dronları sürüler halinde gönderildi. ABD ve müttefikleri bunları durdurmak için tanesi yaklaşık 4 milyon dolarlık Patriot PAC-3, 12 milyon dolarlık THAAD önleyici füzelerini ateşlemek zorunda kaldı. 200 bin dolarlık bir İran saldırı paketini durdurmak birkaç milyon dolar ve saat başı maliyeti yüz binleri bulan 4. veya 5. nesil savaş uçaklarının havalandırılmasına mal oldu. Uzmanların tabiri ile kuruşlar dolarlara karşı kazanıyordu.
Sonucu Pentagon envanterlerinde gördük. Harekâtın ilk dört haftasında ABD, İran hedeflerini vurmak için 1.000'den fazla JASSM-ER uzun menzilli seyir füzesi kullandı. İvmeyi koruyabilmek için bu füzelerin küresel stoğunun yaklaşık yüzde 82'sini Orta Doğu'ya kaydırmak zorunda kaldı. Bu rakam tek başına bir stratejik sinyaldir. Çünkü o füzeler Tayvan senaryosunda Çin'e caydırıcılık için, Avrupa'da Rusya'ya karşı hazır tutulmak için ayrılmıştı. Yani bir tek bölgedeki harekât, ABD'nin iki başka bölgedeki caydırıcılığını yapısal olarak zayıflattı. Pentagon Mart ortasına kadarki maliyeti 18 milyar dolar olarak açıkladı, 200 milyar dolarlık ek bütçe talep etti. Günlük yanma oranı (burn rate) 900 milyon doların üstünde görünüyor.
Sorun mühimmatla bitmiyor. Savaş küresel enerji fiyatlarını fırlattı, lojistik hatları bozdu. ABD'nin uçak, zırhlı araç, uydu, mühimmat üretiminde ihtiyaç duyduğu yüksek saflıktaki alüminyum gibi kritik hammaddelere erişimi tehdit altına girdi. Pentagon'un "tam zamanında" tedarik mantığı, yani stok tutmak yerine ihtiyaç anında sipariş verme yaklaşımı, böyle bir yoğun tüketim başına dert açmaya başladı. Objektif olmak gerekirse: 2022 Ukrayna savaşından sonra ABD savunma sanayi üretim hatlarını çoğaltmak için büyük yatırımlar açıkladı ve reform adımları attı. Dört yılda o reformların meyvesinin henüz tam alınamamış olduğunu bu savaş bize gösterdi. Mesele sadece harcama yapmamak değil, harcamayı istenilen yer ve zamanında yapamamak.
Harekâtın ilk gününü düşün. Aslında ilk dakikalarını. İsrail, aylarca süren uydu aldatmacasıyla araçlarını eve park edip gündüzleri boş göründüren IDF karargahına kadar inen ince bir hazırlık sonucu, üç farklı noktada toplanmış üst düzey İran yönetimini yarım dakika arayla vurdu. Dini Lider Ali Hamaney öldü. Üst komuta kademesi ağır kayıp verdi. Taktik açıdan bu büyük bir başarıdır. Peki sonra?
Sonra hiçbir şey olmadı. Çünkü Washington'un masada bir "ertesi gün" planı yoktu.
Şimdi pratik düzeyde düşünelim. Rejim istikrarsızlaştırma kampanyaları şu mekanizmayla işler: Örneğin karşı tarafta bir üst düzey bir general (diyelim Devrim Muhafızları'ndan üst düzey bir isim) bir nedenle (bu neden başlı başına bir inceleme konusudur) taraf değiştirmeyi düşünür. O anda bilmesi gerekenler vardır. Kime başvuracak? Ailesi nasıl güvende olacak? Varlıkları nasıl korunacak? Sürgünde nasıl bir gelecek var? Yeni kurulacak düzende ona ne vaat ediliyor? Cevabı bulamayan general, masada kalır. ABD bu cevaplarla ilgili zayıf kaldı. Güvenli iltica hatları, finansal garantiler, inandırıcı siyasi gelecek vaatleri sağlanmadı. Doğal sonuç: Rejimi çökertecek ölçekte belirgin bir iltica, firar ya da bölünme yaşanmadı. Liderlik dağılmayıp, bütünlüğünü korudu.
Başka bir bakış açısıyla ABD'nin elinde bir gerçek kaldıraç vardı ve kullanılmadı: İran'ın çift başlı askeri yapısı. Bir tarafta klasik İran İslam Cumhuriyeti Ordusu (Artesh) ulusal savunma reflekslidir, Pers milliyetçi geleneğinden gelir, rejim ideolojisiyle kısmen mesafeli duran subay kadroları vardır. Öbür tarafta Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) rejimin ideolojik silahlı kanadı, Velayet-i Fakih mimarisinin (Vesayet Yönetiminin) koruyucusu. Bu iki kurum arasında yılların kurumsal rekabeti, bütçe kavgaları, operasyonel sürtüşmeleri var. Akıllı bir kampanya bu çatlağı derinleştirebilir; hedefli vuruşlar ve siyasi işaretlerle Artesh'i rejimden uzaklaştırır, DMO'yu yalnızlaştırabilirdi. Bunun yerine ABD her iki kurumu simetrik biçimde vurdu, çatlağı kullanmak yerine aksine iki kurumu ortak düşmana karşı tek yumruk haline getirdi.
Bir başka eksik: Washington sürgündeki muhalefete fazlaca bel bağladı. Ülke içindeki birikmiş huzursuzluğun (2022 Jina Emini protestoları, Ocak 2026 gösterileri), dış vuruşun tetiklediği bir dalgayla rejim karşıtı ayaklanmaya dönüşebileceğini umdu. Ama devrimler böyle yürümez. 1979'un kendisi bunu gösteriyor; Humeyni'nin mikro-yapısı yıllar içinde örgütlenmişti, kasetler Paris'ten İran'a tesadüfen girmiyordu. Bugün sürgünde organize liderlik, sahada iletişim ağları, içeride operasyonel komuta yok. Üstüne üstlük 90 milyonluk, üç ana etnik kırılma hattına (Fars-Türk-Kürt) sahip, zorlu coğrafyadaki bir ülkede rejim sonrası yönetimi üstlenecek ne bir plan vardı ne de İsrail dışında bir uluslararası ortak.
Paradoksal sonuç şu: Liderlik suikastı, rejimi yıkmak yerine sertleştirdi. Kriz atmosferinde ılımlı sesler nüfuz kaybetti; iktidar Müçteba Hamaney ve DMO çekirdeği etrafında, ABD ile uzlaşmaktan çok uzak, misilleme refleksi güçlü bir katılığa büründü. Taktik zafer, ertesi gün mimarisi olmayınca, dönüp beklenenin aksine rejime yaradı.
ABD ve İsrail savaşı dar çerçeveledi: İran rejimini baskılama, nükleer ve askeri altyapıyı çökertme. Buna karşın İran daha geniş bir kapsamda düşündü. Küresel ekonomiyi, Körfez müttefiklerinin ekonomik geleceğini ve dünyanın enerji tedarik zincirini savaşın tam merkezine oturttu. Siyaset bilimci Michael Hayden ve Abraham Newman'ın yıllar önce "karşılıklı bağımlılığın silahlaştırılması" diye kavramsallaştırdıkları görüşün ders kitabı örneği bu savaş olacaktır.
Hürmüz cephesinde olanları az önce anlattım, önemli rakamları tekrar göz önüne getireyim: Boğazda trafik yüzde 94 çöktü. Savaş-risk sigorta primleri bin kattan fazla arttı. Boğazdan geçmesi beklenen günlük 17 milyon varile yakın petrolün akışı sekteye uğradı. Brent ham petrol gün içinde varil başı 111 doları gördü. Avrupa'nın doğal gaz referans fiyatı (TTF) anlık yüzde 41 sıçradı. Bunların üzerine Katar Enerji'nin Ras Laffan ve Mesaieed tesislerinin Shahed dronlarıyla vurulması geldi; küresel LNG arzının yaklaşık beşte biri bir günde haritadan silindi. Suudi Ras Tanura rafinerisi de hedef alındı. Ekonomik savaşın niceliksel ağırlığını anlamak için bu sayıları yan yana koymanız yetecektir.
İran bununla da yetinmedi. Saldırıları, Körfez ülkelerinin en hassas sinir uçlarına onların geleceğine yöneltti. Suudi Arabistan'ın Vision 2030 programı, BAE'nin We the UAE 2031 çerçevesi petrolden kurtulup bölgeyi küresel bir lojistik-finans-teknoloji merkezine dönüştürme vaadi üzerine kurulu. İran bu vaadi doğrudan hedef aldı: Dubai'deki Amazon ve Oracle veri merkezleri vuruldu, Amazon Web Servis'in BAE veri merkezindeki fiziksel saldırı ve hizmet kesintisi kendi açıklamalarıyla teyit edildi. Körfez'de hayati kritik altyapı olan tuzdan arındırma tesisleri, lojistik merkezleri, oteller, Manama'daki Crowne Plaza saldırısı sivil kayıpla gündeme geldi, turizm altyapısı sistematik olarak hedefe konuldu. Mesaj apaçıktı: Körfez'in petrol sonrası ekonomik geleceği, Tahran'ın istediği gün tuz buz olabilir. Bu mesaj, ABD'nin Körfez koalisyonunu içeriden çatlattı.
ABD ekonomisinin kendi iç maliyetini zaten söyledim: günlük 900 milyon dolarlık tüketim hızı, 200 milyar dolarlık ek bütçe talebi, yarı iletken ve kritik mineral yatırımlarından kayan kaynaklar, Hint-Pasifik caydırıcılığını zayıflatan mühimmat kaymaları. Ama asıl incelikli nokta şu: Savaş uzadıkça, ABD'nin geleneksel askeri/endüstriyel üretim (kinetik güç) kapasitesini artırmak için harcadığı kaynaklar (para, zaman, insan gücü), elde edilen savunma çıktısına (daha fazla silah, mühimmat, üstün teknoloji) oranla giderek daha az etki sağlamaya başlar. Yani planlanan vurulacak kıymetli İran hedefleri tükendiği için her yeni operasyon daha az stratejik fayda sağladı. İran'ın ekonomik savaşı ise tam tersi eğilimde ilerledi: bileşik faiz gibi katlanarak arttı. Gemi rotalarının uzaması, sigorta primlerinin kalıcı yükselişi, bozulan ticari sözleşmeler, buharlaşan yatırımcı güveni, üretim temposu yavaşlasa bile ekonomik yıkımı büyüttü. Stratejik İran hedefleri tükendi ama ABD'nin ekonomik hasarı hâlâ birikiyor.
"Stratejik İran hedefleri tükendi ama ABD'nin ekonomik hasarı hâlâ birikiyor."
Objektif olarak şunu da eklemeliyim: Savaş öncesinde ABD, 2024'te Kızıldeniz için kurduğu "Prosperity Guardian" tipi bir proaktif deniz güvenliği koalisyonunu Hürmüz için de önceden kurabilirdi. Kurmadı. Bu, savaş boyunca en düşük maliyetle önlenebilecek ama önlenmemiş sorunun adıdır. Stratejik öngörüsüzlüğün en iyi örneklerindendir.
Washington'ın İran'a bakarken on yıllardır tekrarladığı aynı hata var: Ülkeyi tarihsel hafızası, kimliği ve medeniyet sürekliliği olan bir varlık olarak değil, "çözülmesi gereken bir problem" olarak görmek. Bu bakış, iki ülke arasında derin bir tarihsel bilinç asimetrisi yaratıyor.
Bakın: ABD'de 1953'teki Musaddık darbesi ortalama bir Kongre üyesinin hayatında çok az yer eden bir olaydır. İran'da ise 70 yaşındaki bir akademisyen için, 30 yaşındaki bir gencin iPhone'undaki ilgi çekici video kültürü kadar canlı, çağrışımlarla yüklü, sürekli hatırlanan bir kurucu andır. CIA operasyonunun ayrıntıları 2013'te resmen doğrulandığında İran'da 1953 yılı doğrulanmış bir mit oldu. 1979 Devrimi ABD için bir rejim değişikliği; İran için Batı'ya "biz varız ve kendi yolumuza gideceğiz" deyişin kurucu anıdır. Sekiz yıllık Irak savaşı (1980-1988) ABD literatüründe ikili bir bölgesel kâbus; İran hafızasında dünyanın neredeyse tamamı karşı cephedeyken hayatta kalınan bir mucizesidir.
Bu katmanların üzerine Şii teolojisindeki "mustazaf" yani ezilmişlerin, mazlumların savunuculuğu motifi ve köklü Pers milliyetçiliği biniyor. İkisi birleştiğinde ortaya direniş kültürü diye özetlenecek bir stratejik genetik çıkıyor. Bu kültürün iki önemli özelliği var. Birincisi, uyarlanabilir olması. İran ideolojiktir ama irrasyonel değil; doğrudan çatışmadan kaçınır, asimetrik araçlarla vekâlet ağları, dronlar, siber yıpratma savaşı yürütür. İkincisi, sistemlerinin yedekli inşa edilmiş olması. Rejim komuta mekanizmasını, kritik karar alma yetkisini kurumlara dağıtıp dışarıdan müdahaleye karşı yalıtmış durumda. ABD, Hamaney öldürüldüğünde sistemin çökeceğini sandı. Ama sistem tam da böyle bir şok senaryosuna göre tasarlanmıştı.
Hollandalı sosyal psikolog Hofstede'nin kültürel boyutlar modeli işin başka bir yüzünü açıklıyor. ABD yüksek bireycilik skorlu bir toplum; "ben kendi çıkarımı hesaplar, ona göre karar veririm" refleksi güçlü. İran kolektivist, aynı zamanda "belirsizlikten kaçınma" eğilimi yüksek bir toplum. ABD planlaması şöyle düşünür: Ağır askeri kampanya ve sert yaptırımlar İran halkını bireysel rasyonellikle rejimden soğutur, hatta isyana iter. Olmadı, olamazdı. Nitekim, kolektivist ve dış baskıya karşı direniş refleksiyle yoğrulmuş bir toplumda dışarıdan gelen ağır saldırı bireysel kaçışı değil, toplumsal kenetlenmeyi tetikledi. Dış tehdit, rejimin yıllardır işlediği "ABD size saldırmak isteyen bir emperyalisttir" anlatısını geriye dönük olarak doğruladı. 2022 protestolarının en sert liderleri, rejimin açık muhalifleri bile şehirleri füzelerle vurulduğunda mecburen bu kolektif şemsiyenin altına çekildi.
ABD cephesinde işin özü şu: Zorlamayla anlamayı birbirine karıştırdılar. Askeri güç ve ekonomik abluka bir milleti cezalandırabilir, izole edebilir. Ama o milletin hafızasını, kimliğini, stratejik refleksini çözemez. Gelişmiş silahlarla İran'ı vurabilirsin; direnişi kimliğinin merkezine koymuş bir medeniyeti salt zorlamayla dize getiremezsin. Bu, askeri bir sınır değil, sosyolojik bir gerçek.
Amerikan istihbarat topluluğunun varsayımı şuydu: Tahran'daki merkez çökünce Direniş Ekseni'ndeki vekil güçler yani Hizbullah, Husiler, Iraklı Şii milisler dağılırlar. Varsayımın arkasında 20. yüzyıla ait bir örgüt modeli var: merkez emir verir, çevre uygular; başı kesersen kolları felç olur. Ama İran'ın vekil güçlerini tasarlama biçimi bambaşkaydı. Mozaik savunma stratejisi diye anılan bu doktrinin özü, vekil ağları merkezin operasyonel birer kolu olarak değil, yerel gerçekliğe göre bağımsız karar alabilen, kendi fayda-maliyet hesabını yapabilen, kendi meşruiyet zeminine sahip düğümler olarak inşa etmek. Yani bu tasarımda başı keserseniz sistem çökmüyor aksine, merkezin stratejik disiplininden kurtulmuş, daha öngörülemez bir çoklu aktör ağı ortaya çıkıyor. Ve aynen de öyle oldu.
Hizbullah İranlı askeri irtibat görevlilerinin öldürülmesine rağmen yerel komutanların inisiyatif aldığı yarı-özerk bir operasyon moduna geçti. Kuzey İsrail'i yoğun ateş altına aldı. Husiler "Tahran'ın emir kulu" çerçevesinden çıkıp kendi hayatta kalma ve bölgesel meşruiyet stratejileri çerçevesinde çıkarları İran'la örtüştüğünde koordineli, örtüşmediğinde bağımsız hareket ettiklerini gösterdiler. Bu aslında Ocak 2024'teki "Refah Muhafızları" (Prosperity Guardian) deneyiminden zaten bilinen bir örüntüydü, ne yazık ki yeterince içselleştirilemediği görünüyor. Iraklı Şii milisler kendilerini devletin yardımcı gücü olarak değil, doğrudan "devletin kendisi" olarak konumlandırdıklarını gösterdiler; Irak hükümetinin onlar üzerindeki kontrolünün ne kadar sınırlı olduğu bir kez daha teyit edildi.
İkinci ve daha az konuşulan boyut: Rusya. Güvenlik analisti Dr. Can Kasapoğlu'nun ABD harekatındaki en kritik boşluklardan biri olarak işaret ettiği mesele, DMO ile Kremlin arasındaki istihbarat hattının kesilememiş olması. Rusya savaş boyunca İran'a aktif hedefleme desteği ve istihbarat akışı sağladı. Sahadaki etkisini rakamlarla görebiliyoruz: İran'ın fırlattığı balistik füze adedi zamanla düştü. Amerikan Yahudi Komitesi'nin (AJC) verdiği sayılara göre ilk gün 80, ikinci gün 60, üçüncü gün 30, sonrasında günlük 10-20 aralığına indi ama Moskova istihbaratının sağladığı hedefleme kalitesi sayesinde isabet oranlarında düşme olmadı. Moskova-Tahran ilişkisi, bu savaşı ABD-İran ikili hesaplaşmasından çıkarıp Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran'ın oluşturduğu dörtlü otoriter ekosistemin bir test sahasına çevirdi.
Daha derin bir mesele var. ABD stratejistleri dünyayı hâlâ "egemen devletler" üzerinden okuyor. Oysa çatışma, uluslararası ilişkiler literatüründe bir süredir tartışılan "neo-ortaçağcı düzen" tezini doğruladı: devlet-altı silahlı gruplar, merkezi bir devletin onayına ihtiyaç duymadan kendi başlarına güç merkezi haline geliyorlar. Vekâlet ağları kullan-at taşeronlar değildir; bulundukları ülkelerde derin sosyal köklere sahip kalıcı hareketlerdir. Tahran'ı tasfiye edip Moskova'nın istihbarat şemsiyesini görmezden gelmek, vekâlet ağlarını eskisinden kontrolsüz ve bağımsız biçimde ABD hedeflerine öngörülemez saldırgan bir yapı haline getirdi.
Destansı Öfke'nin planlanması ve başlatılması sürecinde ABD, Avrupalı müttefikleri ve NATO ile neredeyse hiç istişare etmedi. Karar, 28 Şubat'ta Kongre'nin Sekizler Çetesine (Gang of Eight), istihbarat komitelerinin liderlerine, operasyon başlamadan kısa süre önce bildirildi. Kamuoyu harekâtı Başkan Trump'ın TruthSocial paylaşımıyla öğrendi; geleneksel bir Başkanlık konuşması, Kongre'ye resmi brifing, müttefik başkentlere erken uyarı yoktu. Avrupa müttefikleri bir emrivakiyle karşılaştı: Operasyon başladıktan sonra üs izni ve siyasi destek talep edildi. Stratejik karara ortak edilmeyenlerin itaat kültürü ile lojistik ve siyasi maliyeti paylaşmaları beklendi.
İstişaresizlik diplomasiye dönüşeceği yerde, doğrudan müttefikleri tehdide evrildi. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez üslerinin kullanılmasını reddedince Trump tüm ticareti kesmekle, hatta ambargo uygulamakla tehdit etti. Beyaz Saray sözcülerinin "NATO test edildi ve başarısız oldu" açıklaması, "zorlayıcı transatlantik ittifak" kavramını yeni normal haline getirdi. Yani müttefikliği karşılıklı yararın değil asimetrik baskının yönettiği bir formata çevirdi. Sánchez pozisyonunu korudu, 11 Mart'ta İsrail büyükelçisini kalıcı olarak geri çağırdı.
Avrupa tepkisi stratejik kültür farkını çıplak biçimde ortaya koydu. Kıta başkentleri genel olarak askeri güce değil diplomasiye ve yumuşak güce öncelik verir; İran'ın İsrail'e yönelik varoluşsal tehdidini kabul etmekle birlikte Avrupa'ya (özellikle İtalya'ya, Almanya'ya) doğrudan tehdit olarak görmediler. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uluslararası hukuk dışı askeri eylemlerin küresel istikrarı baltalayacağı uyarısını yaptı; Fransa çatışmaya taraf olmak yerine Abu Dabi'deki "Camp de la Paix" üssüne Rafale konuşlandırarak kendi çıkarlarını korumaya yoğunlaştı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer başlangıçta Diego Garcia üssünün kullanımını kısıtladı ve Trump'ın sert tepkisini çekti. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz operasyon amaçlarına görece sempatiyle yaklaşsa da Alman kamuoyunun yüzde 58'inin savaşı "gerekçesiz" bulması, daha derin bir toplumsal meşruiyet çatlağının habercisiydi.
Lübnan cephesinde ikinci bir kırılma hattı açıldı. İsrail'in operasyonları sırasında BM Barış Gücü UNIFIL'deki İtalyan askerlerinin araçlarına uyarı ateşi açılması, Başbakan Giorgia Meloni tarafından "tamamen kabul edilemez" ilan edildi; İtalya İsrail'le uzun yıllara dayanan savunma işbirliği muhtırasını askıya aldı. Akdeniz güvenlik mimarisinde bu sembolik değil somut bir çatlak. Netanyahu müttefiklerin temkinli tavrını güvenlik hesabı olarak değil "derin bir ahlaki zayıflık" olarak çerçeveledi. Trump ise Meloni'yi ve Katolik dünyanın ruhani lideri Papa XIV. Leo'yu ABD doğumlu, Roma'da seçilmiş, aslında transatlantik kültürel köprü rolü oynayabilecek bir pontifex kişi olarak hedef aldı. Bu türden kişisel yaralar diplomatik aritmetiği yıllarca tamir edilemez hale getirir.
İşin bir de hukuk boyutu var, ki küresel meşruiyet asıl burada yıkıldı. Hukukçu Susan Akram'ın başını çektiği grup, Destansı Öfke'nin BM Şartı'nın güç kullanımını yasaklayan 2(4). maddesini açıkça ihlal ettiğini, ABD'ye yönelik doğrudan silahlı saldırı bulunmadığı için 51. maddedeki meşru müdafaa kapsamına girmediğini savundu. Karşı argüman olarak eski Kanada Başsavcısı Ken Watkin'in Just Security yazısında, harekâtın Haziran 2025'ten beri süregelen silahlı çatışmanın devamı olduğunu savundu. Hukuken ateşkes çatışmayı sonlandırmaz, sadece duraklatır. Ama uluslararası hukuk topluluğunun çoğunluğu birinci bakış açısından yana yer alıyor. Tüm bunların üzerine Minab'da bir kız okulunun vurulması, hastanelerin ve sivil altyapının hedef alınması, sivil bir figür olan Hamaney'in yargısız infaz kategorisinde değerlendirilebilecek şekilde öldürülmesi savaş suçu iddialarını gür sesle gündeme getirdi. Eski Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Luis Moreno Ocampo'nun değerlendirmesi dikkat çekiciydi: Operasyon dünyayı "kurallara dayalı sistemden" çıkarıp "kişilerin kuralına" sürüklemiş; bu yaşayabilir bir düzen değil. Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Af Örgütü eylemleri kınadı.
Sonuç şu: ABD askeri güç olarak üstündü ancak diplomatik olarak yalnızlaştı. Orta Doğu'da onlarca yıllık "bölgenin tek güvenlik garantörü" statüsü sarsıldı. Körfez başkentleri yüzlerini çok taraflı bir güvenlik mimarisine, somut olarak da Çin'e dönmeye başladı. Pekin'in BAE ve Suudi Arabistan'la derinleşen güvenlik ilişkileri bu yönelimin en görünür ifadesidir. Meşruiyet erozyonu, önümüzdeki on yıllarda ABD'nin bölgede koalisyon kurma kapasitesini yapısal olarak budayacak bir maliyet kalemidir. Ve bu kalem şimdilik faturaya yansımadı.
Bu sekiz başlığı ayrı ayrı okuduğumuzda her biri farklı bir yetersizlik gibi görünüyor: yanlış doktrin, açık üsler, pahalı mühimmat, eksik plan, küçümsenen ekonomi, okunamayan kültür, gözden kaçan ağlar, darılmış müttefikler. Yan yana koyunca ortak bir kök çıkıyor ortaya. ABD stratejik planlaması modern çatışmayı hâlâ 20. yüzyılın kavramsal çerçevesiyle okuyor. Fiziksel hedefler, merkezi rakipler, simetrik kuvvet mukayesesi ve egemen devletler üzerinden diplomasi. Oysa rakip ve küresel sistemik ortam çoktan başka bir oyun oynuyor: dijital-bilişsel, ademi merkeziyetçi, neo-ortaçağcı, karşılıklı bağımlılığın silahlaştırıldığı bir düzen.
Bu bir yönetim meselesi değil, kurumsal bir kavramsal gecikme meselesi. Tek bir Başkanla, tek bir operasyonla, tek bir ekiple çözülmez. Ateşkes masalarından ne çıkarsa çıksın, 2026 İran savaşı ABD askeri-stratejik düşüncesinde 2003 Irak işgalinden bu yana yapılacak en kapsamlı doktriner revizyonun tetikleyicisi olmak zorunda. Olmazsa önümüzdeki on yılda aynı sekiz hatanın Tayvan versiyonunu, Kuzey Kore versiyonunu, Arktik versiyonunu da okumak durumunda kalırız. Sorun Pentagon'un silah envanterinde değil, planlama masasındaki zihin haritasında.
"Kazanamadı" demek "kaybetti" demek değil.
Bir analist olarak kendi analizimi eleştirmem gerekirse şu da söylenmeli: Yukarıdaki değerlendirme İran'ın ödediği ağır bedellerle, İsrail'in operasyonel başarılarıyla ve "rejim değişikliği" hedefinin ABD'nin resmi değil örtük hedefi olduğu gerçeğiyle dengelenmelidir. Bu yarı-donmuş savaşta hem Washington hem Tahran ağır yaralılar. Aynı zamanda her ikisi de zaferlerini ilan etmek zorundalar. Gerçek galibin Pekin mi yoksa Moskova mı olduğunu söylemek için henüz çok erken.
Yaşar Başkaya, Nisan 2026