Giriş: Boşuna mı Umursuyoruz? Çaresizliği Hissi
Demokratik sistemlerin karşılaştığı en eski sorun oy kullanmama ya da siyasi ilgisizlik değildir. Bu sorunlar yüzyıllardır var ve toplumlar onlarla bir şekilde başa çıkmayı öğrendi. Bugünün sorunu daha ince ve daha tehlikeli: insanların umursamadığı için değil, artık umursamanın bir işe yaramadığına inandığı için demokratik süreçlerden elini ayağını çekmesi.
"Zaten her şey bitti." "Kim gelirse gelsin fark etmez." "Seçim de sonuçsuz, mahkeme de bağımlı." Bu cümleler dünyada son yıllarda her demokraside, her dilde duyulmaya, yükselmeye başladı. Bazen arkadaşınızdan duyuyorsunuz, bazen sosyal medyadan, bazen kendi kendinize. Peki bu his nereden geliyor? Tamamen gerçek mi? Yoksa kısmen üretiliyor mu?
Bu yazı o soruyu yanıtlamaya çalışıyor. Ve cevap rahatsız edici: umutsuzluk, bazı durumlarda, kasıtlı olarak inşa edilen bir siyasi silahtır.
Birinci Bölüm: Harekete Geçirmeden (Mobilizasyondan) Daha Ucuz Bir Strateji
Siyaset bilimciler uzun yıllar boyunca otoriter ve yarı-otoriter rejimlerin nasıl hayatta kaldığını inceledi. Cevap başlangıçta basit görünüyordu: baskı, propaganda, seçim hilesi. Ama karşılaştırmalı siyaset araştırmaları zamanla daha karmaşık bir tablo ortaya koydu.
Steven Levitsky ve Lucan Way, 2010 yılında yayımladıkları Competitive Authoritarianism adlı çalışmada şunu gösterdi: modern yarı-otoriter rejimler seçimleri tamamen ortadan kaldırmıyor. Seçimler yapılıyor, muhalefet var, basın işliyor. Ama oyun sahası yapısal olarak eğik. Bu eğikliği sürdürmenin en ucuz yolu, iktidarın kendi tabanını yüksek tempoda mobilize etmek değil, muhalefetin kendi tabanını pasifleştirmesini sağlamaktan geçiyor.
Seçmeni harekete geçirmek kaynak gerektirir: organizasyon, mesaj disiplini, ulaşım, alan çalışması, para. Seçmeni hareketsiz bırakmak ise yalnızca gürültü çıkarmak gerektirir. Ve büyük dil modellerinin (LLM'lerin) uçuştuğu bu dijital çağda gürültü çıkarmak neredeyse sıfır maliyetlidir.
İkinci Bölüm: Slopaganda Nedir? Demobilizasyon Varyantı Nasıl Çalışır?
2025 yılında Klincewicz, Alfano ve Fard, akademik literatüre yeni bir kavram kazandırdı: slopaganda. "Slop" — yapay zeka tarafından üretilen düşük kaliteli içerik, çöp — ile "propaganda" kelimelerinin birleşimi. Tanım şu: LLM aracılığıyla kitlesel biçimde üretilen, düşük kaliteli ama yüksek hacimli içeriklerin ideolojik veya siyasi manipülasyon amacıyla hem de neredeyse kişiye özel mesajlarla kullanılması.
Bu tanım önemli ama tek başına yeterli değil. Çünkü slopagandanın iki farklı varyantı var ve bunlar birbirinden köklü biçimde ayrılıyor.
Klasik propaganda yanlış inanç yaratır: "Düşman tehlikeli," "lider güçlü," "vatan tehlikede." Hedef kalabalıkları belirli bir yönde harekete geçirmektir. Aktif bir duygu ve eylem üretilir.
Demobilizasyon slopagandası bunun tam tersini yapar. Hedef eylem kapasitesini yok etmektir — belirli bir şeyi yaptırmak değil, hiçbir şey yaptırmamak.
İçerik dört temel mesajdan birini ya da birkaçını taşır:
(1) Sistem tamamen çürümüş — tüm kurumsal kanallar meşruiyetsizleştirilir.
(2) Bunların hepsi aynı, muhalefet de aynı — "kim olursa olsun fark etmez" mesajı tercih oluşturmayı engeller.
(3) Değişim mümkün değil — tarihsel ve karşılaştırmalı kanıtlar silinir.
(4) Sen kimsin ki karşı çıkacaksın, katılman tehlikelidir — korku bireysel bir risk hesabına dönüştürülür.
Bu dört mesajın ortak paydası tek bir sonuç üretir: demokratik sürece katılmayı rasyonel (akılcı) olmayan bir seçim gibi göstermek.
Üçüncü Bölüm: Brandolini'nin Silahı
İtalyan programcı Alberto Brandolini 2013 yılında şu gözlemi dile getirdi: "Saçmalığı çürütmek için gereken enerji miktarı, o saçmalığı üretmek için gereken enerjiden kat kat fazladır." Bu gözlem "Brandolini Yasası" ya da "saçmalık asimetrisi" olarak literatüre girdi.
Demobilizasyon slopagandası bu asimetriyi sistematik biçimde silahlandırıyor. "Mahkeme kararı şu gerekçeye dayanıyor, argüman şu" diye yazmak için saatlerce uğraşmak gerekiyor. "Zaten her şey bitti, bunların hepsi aynı" tweetini yazmak beş saniye. Ve çoğu zaman ikincisi, birincisinden on kat daha fazla etkileşim alıyor.
Alan Turing Enstitüsü araştırmacıları Williams ve arkadaşları 2025 yılında yayımladıkları çalışmada bu asimetriyi rakamlarla ortaya koydu. Geleneksel yöntemlerle yaklaşık 4.500 dolar maliyete ulaşacak bir seçim dezenformasyon kampanyası, ticari bir büyük dil modeli kullanılarak 1 doların altında gerçekleştirilebiliyor. Üstelik bu modellerin ürettiği içerikler, 2.340 katılımcıyla yürütülen deneylerde, değerlendiricilerin yüzde elliden fazlası tarafından insan yapımı olarak etiketlendi.
Dördüncü Bölüm: Kim Önce Düşer? Kırılganlık Haritası
Demobilizasyon slopagandası herkese eşit etki etmiyor. En ilginç ve en acı paradoks şu: en kırılgan profil, en umursamayan vatandaş değil. Tam tersine, en kırılgan profil şu özellikleri taşıyor: yüksek siyasi ilgi, düşük kurumsal güven, kısa vadeli beklenti, sosyal izolasyon.
Umursamayan zaten katılmıyor. Slopagandanın asıl kurbanı, umursayan ama inancını kaybeden kişidir.
Psikoloji literatüründe bu mekanizmanın adı öğrenilmiş çaresizlik. Martin Seligman 1967 yılında köpekler üzerinde yürüttüğü deneylerde şunu keşfetti: tekrarlayan ve kaçınılamaz olumsuz uyaranlara maruz kalan denekler, kaçış imkânı doğduğunda bile hareketsiz kalıyor. Çünkü zihin, eylem ile sonuç arasındaki bağı koparmış oluyor (Seligman & Maier, 1967). Bu bulgu insanlara uyarlandı ve siyasi bağlama taşındı: vatandaş, sürekli maruz kaldığı "her şey boşuna" sinyalleriyle karşılaştığında katılım ile değişim arasındaki bağı zihninde koparıyor. Bu bağ koptuğunda artık dış bir baskı değil, içselleştirilmiş bir pasiflik yönetiyor davranışı.
Beşinci Bölüm: Peki Ne Yapılmalı? Savunma Değil, Karşı Mimari
Burada durup yalnızca sorunu tanımlamak kolay. Daha zor ve daha önemli olan, çıkış yollarını somut olarak gösterebilmek.
Epistemik aşılama. Serouj Aprahamian ve arkadaşları 2023 yılında American Political Science Review'da yayımladıkları araştırmada "prebunking" — önceden aşılama — yönteminin siyasi dezenformasyona karşı ölçülebilir bir etki yarattığını gösterdi. Yanlış bilgiyi karşılaştıktan sonra çürütmek zordur; Brandolini asimetrisi burada da geçerlidir. Ama o yanlış bilgiyle karşılaşmadan önce "manipülasyona maruz kalıyorsunuz ve manipülasyon böyle çalışır, şu tür mesajlar şu amaca hizmet eder" diye uyarılmış bir zihin, o içeriği aldığında farklı bir çerçeveyle işliyor. Aşılama metaforu buraya tam oturuyor: hastalığı değil, hastalığın çalışma mekanizmasını öğretmek.
Tarihsel hafıza enjeksiyonu. "Değişim mümkün değildir" çerçevesinin en güçlü antidotu soyut umut değil, somut tarihsel olgudur. 1974 Portekiz'de Karanfil Devrimi, 1989 Polonya'da Dayanışma hareketi, 2003 Gürcistan'da Gül Devrimi, 2019 Sudan'da Ömer el-Beşir'in devrilmesi — bunların her biri, o dönemin koşullarında "imkânsız" kabul edilen dönüşümlerin gerçekleştiği laboratuvarlardır. Bu anlatılar güncel siyasi söylemin içine taşındığında, demobilizasyon çerçevesinin dayandığı "hiçbir şey değişmez" önermesini olgusal düzeyde çürütür.
Eylem-sonuç bağını yeniden kurmak. Öğrenilmiş çaresizliğin panzehiri, büyük ve uzak hedeflere yönelik çağrılar değildir — tersine bu çağrılar demobilizasyon ortamında ters tepebilir. Panzehir, küçük ama somut ve başarıya ulaşılabilecek adımlardır. Yerel düzeyde izlenebilir bir kazanım, sivil bir inisiyatifin somut bir sonucu, mahalle ölçeğinde görünür bir değişim — bunlar öğrenilmiş çaresizliğin kopardığı eylem-sonuç bağını yeniden deneyim yoluyla kurar. Seligman'ın tedavi protokolü de tam budur: küçük, başarılabilir adımlarla o bağı yeniden hissettirmek.
Sonuç: Umutsuzluğu Tanıyın
Demobilizasyon slopagandası demokratik süreçlerin kendi içsel mantığını silahına dönüştürür. Seçim var ama anlamsız, mahkeme var ama bağımlı, muhalefet var ama satılmış. Bu söylem kurumları yıkmaz — kurumların işlevini felç eder. Ve bu felç, kurumu ortadan kaldırmaktan çok daha az maliyetli, çok daha sürdürülebilir bir sonuç üretir.
Çıkış yolu kurumları körü körüne savunmaktan geçmiyor. Kurumların sınırlarını görmek mümkün, eleştirmek gerekli. Ama "eleştiri" ile "her şey boşuna" arasındaki çizgiyi fark etmek de bir beceri. O çizginin nerede çizildiğini anlamak, yani umutsuzluğun ne zaman organik ne zaman inşa edilmiş olduğunu ayırt etmek, bugünün en önemli "siyasi okuryazarlık" becerilerinden biri.
Umutsuzluk bazen gerçektir. Bazen de bir silahtır. İkisini birbirinden ayırt etmek, o silahı etkisiz kılmanın ilk adımıdır.
