
Bağımsız Araştırmacı Yazar
Yaşar Başkaya, Nisan 2026

Daha önce kaleme aldığımız 'ABD İran Savaşının Anatomisi: Sekiz Stratejik Hata' başlıklı çalışmamızda, Washington'ın askeri ve siyasi planlamalarındaki stratejik zafiyetleri ele almıştık. Şimdi ise madalyonun diğer yüzüne bakıyor; 2026 savaşını taarruz altındaki İran'ın perspektifinden değerlendiriyoruz. İsrail destekli Amerikan savaş makinesi ile İran arasındaki konvansiyonel güç asimetrisi tartışılmaz bir gerçektir. Ancak bu derin askeri eşitsizliğe rağmen incelememizi, tarafların uluslararası hukuk nezdinde eşit ve egemen devletler olduğu gerçeğinden taviz vermeden kurguladık.
İran'ın en ölümcül stratejik hatalarından başında, ABD ve İsrail'in niyetlerini, koordinasyonunu ve saldırının zamanlamasını öngörememesi gelmektedir. Özellikle Haziran 2025'teki "12 Gün Savaşı"nda icra edilen operasyonlardan (İsrail'in Operation Rising Lion ve ABD'nin Operation Midnight Hammer harekâtları) ve daha önceki 'başsız bırakma' (decapitation) hamlelerinden gerekli dersleri çıkarmayan Tahran, karar alma merkezlerini ve üst düzey liderliğini yeterince koruyamamıştır. Bu öngörüsüzlüğün temelinde, ABD ve İsrail'in aylarca süren eşgüdümlü "stratejik ve operasyonel aldatma" taktiklerini okuyamamak yatmaktadır. İsrail ve ABD, uydu görüntülerini manipüle ederek üslerin boş ve savaş uçaklarının silahsız olduğu izlenimini yaratmış, F-22 uçaklarının konuşlandırılması gibi sahte istihbarat sızıntılarıyla İran'ın dikkatini başka yöne çekmiş ve hatta İsrail Genelkurmay Başkanı gibi üst düzey isimlerin karargahın rutin durumunda görünmesi için resmi araçlarını kullanmadan evlerine dönmeleri gibi ince taktikler uygulamıştır. Yaratılan bu rehavet ortamı, saldırının an meselesi olmadığına inanan İranlı üst düzey yetkililerin şahsen bir araya gelerek toplanmaya devam etmelerine neden olmuştur.
Bir başka önemli ayrıntı; İran, on yıllardır süren yoğun yaptırımlara ve Batı baskısına direnerek ayakta kalmasıyla inşa ettiği "yenilmez bölgesel güç" imajına fazlasıyla güveniyordu. Ancak bu özgüveni asıl kibre dönüştüren faktör, ülkenin ulaştığı "nükleer eşik devleti" statüsüydü. Henüz fiilen bir nükleer silah üretmemiş olsalar da, Tahran yönetimi kısa sürede nükleer bomba yapabilecek kadar yüksek oranda zenginleştirilmiş (yüzde 60 saflıkta) devasa bir uranyum stokuna ulaşmıştı. İran, bu potansiyel nükleer kapasitesini ABD'ye karşı dokunulmazlık sağlayan mutlak bir caydırıcılık ve diplomatik şantaj aracı olarak görüyor, masaya zayıf bir devlet olarak değil, "nükleer bir güçmüş gibi" oturuyordu. Dini Lider Ali Hamaney'in müzakereler sırasında ABD'nin sıfır zenginleştirme taleplerini "aptalca" bulduğunu belirterek Amerikan savaş gemilerini batırmakla tehdit etmesi, bu aşırı özgüvenin en net göstergelerinden biriydi. İsrail güvenlik çevrelerine yakın analist Yoni Ben Menachem'in aktarımına göre, İran heyeti (özellikle Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi), ABD elçileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile yapılan görüşmelerde nükleer kapasitelerinden övünerek söz etmiş; Ben Menachem bu atmosferi İran'ın aşırı özgüveninin somut örneği olarak değerlendirmiştir. Bu aktarım bağımsız kaynaklarca henüz doğrulanmamış olsa da, İranlı yetkililerin aynı dönemdeki kamuya açık beyanları (aşağıda ele alınacak) masada benzer bir tavır sergilendiğini göstermektedir.
Ayrıca İran heyeti, nükleer kapasitesini bir baskı aracı olarak kullanmaya ve masada kendi gücüyle övünmeye o kadar odaklanmıştı ki; yaşanan bu diplomatik miyopluk, Tahran yönetiminin ABD ve İsrail'in arka planda yürüttüğü sürpriz askeri hazırlıkları fark etmesini engelledi. Başkan Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu'nun niyetlerinin ciddiyetini tamamen yanlış hesaplayan İran, nükleer şantajının karşı tarafı geri adım atmaya zorlayacağını umarken, aslında onları doğrudan kendi lider kadrosunu hedef alan ölümcül bir "önleyici saldırı" (pre-emptive strike) yapmaya teşvik ettiğini, bu saldırıya bahane yaratacağını göremedi.
İsrail'in Dini Lider Ali Hamaney'i hedef alabileceği makul bir şekilde öngörülebilir olmasına rağmen, üst düzey liderliğin koruma önlemlerinin artırılmaması derin bir istihbari ve sistemsel hataya işaret etmektedir. Nitekim 28 Şubat sabahı, İran rejiminin üst düzey yetkililerinin bulunduğu üç ayrı toplanma noktası yarım dakika arayla eşzamanlı olarak kusursuz bir şekilde vurulmuştur. Hamaney'in yanı sıra, Genelkurmay Başkanı Abdolrahim Mousavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh ve Devrim Muhafızları'nın (DMO) bölgesel vekil ağlarından sorumlu komutanı Mohammad Pakpour gibi kilit isimlerin savaşın henüz ilk saatlerinde bir aradayken öldürülmesi, ilk anda bir liderlik boşluğu yaratmıştır. Üstelik koalisyon güçleri, yeni dini lideri seçmekle anayasal olarak görevli olan Uzmanlar Meclisi'nin (Assembly of Experts) hem Kum'daki hem de Tahran'daki binalarını doğrudan hedef alarak bombalamıştır. Rejimin en üst düzey anayasal kurumlarının bu şekilde fiziksel yıkıma uğratılması, halef belirleme sürecini bir anayasal krize sürükleyerek sembolik ve operasyonel olarak sekteye uğratmıştır.
(İlk yazımızda da belirttiğimiz gibi bu taktik açıdan kusursuz işleyen bir operasyondur.) Ancak stratejik açıdan bu harekât sonucunda İran sistemi ilk yazımızda açıkladığımız şekilde çökmemiş biçim değiştirmiştir. Bu harekât, rejimin ılımlı kanatlarının tasfiyesine neden olmuş; iktidarın fiilen Devrim Muhafızları'nın ve Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney gibi daha şahin, uzlaşılması zor isimlerin eline geçerek ülkenin daha da radikalleşen bir askeri yapıya evrilmesine zemin hazırlamıştır.
İran'ın güvenlik konsepti on yıllar boyunca "İleri Savunma" – tehditleri İran sınırlarına ulaşmadan, vekil güçlerin bulunduğu coğrafyalarda (Lübnan, Suriye, Irak, Yemen) karşılamak ve sönümlemek üzerine inşa edilmiştir. Ancak 2026 savaşına gelindiğinde, bu ağın (Direniş Ekseni) beklenen caydırıcılığı sağlayamadığı ve operasyonel değerini büyük ölçüde yitirdiği görülmüştür. Bu durumun temel nedenleri şunlardır:
Vekil Güçlerin Yıpranması ve Kendi Bekalarına Odaklanması: Savaş başladığında İran'ın vekil güçleri, İran ana karasını koruyacak bir şemsiye oluşturmak yerine, kendi örgütsel hayatta kalma mücadelelerine odaklanmak zorunda kalmışlardır.
Ağın (Network) Merkezsizleşmesi ve Koordinasyon Kaybı: İran'ın "İleri Savunma" stratejisi, Tahran'dan yönetilen merkezi bir komuta yapısına dayanıyordu. Ancak İranlı üst düzey irtibat subaylarının ve komuta kademesinin tasfiye edilmesiyle bu ağ parçalanmıştır. Iraklı Şii milisler, İran'ın çıkarları için topyekün bir savaşa girmek yerine, Irak devleti içindeki kendi siyasi ve ekonomik pozisyonlarını korumayı tercih ederek bölünmüşlerdir. Husiler ise bölgesel hesaplarını kendi çıkarları doğrultusunda yaparak, doğrudan Tahran'ın takvimiyle değil, kendi inisiyatifleriyle hareket etmeye başlamışlardır.
"Yılanın Başını Ezme" Stratejisi ve Çatışmanın Merkeze Taşınması: İran'ın "İleri Savunma" doktrininin en büyük zaafı, karşı tarafın angajman kurallarını değiştirmeyeceği varsayımıydı. Ancak 7 Ekim 2023 sonrası İsrail, güvenlik paradigmasını değiştirerek "yılanın başını ezme" stratejisine geçmiş ve tehdidin kaynağı olarak doğrudan İran ana karasını hedef almayı seçmiştir. Vekil güçlerin sınır ötesi operasyonları, İsrail ve ABD'yi caydırmak yerine, İran'ın nükleer tesislerinin, hava savunma sistemlerinin ve askeri altyapısının kendi topraklarında vurulmasına meşruiyet sağlayan bir gerekçeye dönüşmüştür.
Karşı-Blok Oluşumu ve Finansal Sürdürülemezlik: İran'ın Arap dünyasındaki etki alanını vekil güçler aracılığıyla genişletme politikası, bölge devletleri (Körfez ülkeleri) tarafından bir istikrarsızlaştırma girişimi olarak algılanmıştır. Bu durum, İran'a karşı bir Sünni siyasi-dini bloğun oluşmasına zemin hazırlamıştır. Aynı zamanda, yıllardır yaptırımlar altında olan İran ekonomisi için bu devasa vekil ağını finanse etmek, lojistik sağlamak ve koordine etmek giderek sürdürülemez bir yük haline gelmiştir.
Özetle; İran'ın çatışmayı Lübnan, Suriye ya da Irak'ta tutarak kendini koruma stratejisi (İleri Savunma); vekil güçlerin kapasite düşüşü yaşaması, ağın merkezi komutasını yitirmesi ve ABD-İsrail ekseninin doğrudan İran coğrafyasını hedef alma kararlılığı nedeniyle işlevsiz kalmıştır. Vekillerin koruma işlevini yitirmesi, savaşın bütün fiziksel yıkımının doğrudan İran ordusunun ve İran topraklarının üzerine yıkılmasıyla sonuçlanmıştır.
İran'ın nükleer programı bağlamındaki temel stratejik açmazı, fiili bir nükleer silaha sahip olmadan, kısa sürede nükleer silah üretebilecek kapasiteye (eşik devlet statüsüne) ulaştığını alenen deklare etmesidir. İsrailli kapalı kaynaklara dayandırılan bazı iddialara göre, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi'nin ABD'li temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner ile yürüttüğü müzakerelerde İran'ın elinde 'kısa sürede 11 adet nükleer bomba üretebilecek' kadar kapasite olduğunu ifade ettiği öne sürülmüştür. Ancak bu tek kaynaklı iddianın ötesinde, asıl stratejik kırılmayı yaratan durum İranlı yetkililerin doğrulanabilir kamuya açık beyanlarıdır. Güvenlik raporlarına yansıdığı üzere; İran Dini Lideri'nin danışmanı Kemal Harrazi ve nükleer tesislerin güvenliğinden sorumlu komutan Ahmed Haghtalab gibi üst düzey yetkililer, ülkenin varoluşsal bir tehditle karşılaşması halinde nükleer doktrinin (kitle imha silahı üretmeme fetvasının) değiştirilebileceğini açıkça beyan etmişlerdir.
Bu aleni deklarasyon politikasının sahada ve diplomaside iki doğrudan sonucu olmuştur:
I. Önleyici Saldırının Tetiklenmesi: Nükleer kapasitenin müzakere masasında açık bir baskı unsuru olarak dile getirilmesi, ABD ve İsrail karar alıcılarının risk algısını değiştirmiştir. İran'ın silah üretme süresinin (breakout time) teorik olarak 2-3 aydan bir haftaya kadar düştüğünün bilinmesi ve bu kapasitenin İranlı yetkililerce dillendirilmesi, tehdidin Washington ve Kudüs tarafından "yakın/an meselesi" olarak kodlanmasına yol açmıştır. Sonuç olarak bu beyanlar, ABD ve İsrail'i geri adım atmaya zorlamak yerine, İran'ın bu kapasiteyi fiili bir silaha dönüştürmesine fırsat vermeden önce harekete geçmeye iten ortak önleyici askeri harekatın operasyonel takvimini hızlandırmıştır.
II. Saldıran Tarafa Uluslararası Siyasi Zemin ve Meşruiyet Yaratılması: İran'ın nükleer bomba üretebilecek eşiğe geldiğini açıkça beyan etmesi, ABD ve İsrail'e askeri müdahalelerini haklı gösterecekleri ideal bir politik zemin sunmuştur. Uluslararası hukuk uzmanları (örneğin Susan Akram) ve BM yetkilileri, ortada İran tarafından gerçekleştirilmiş fiili bir silahlı saldırı (Article 51) olmadığı için bu askeri harekatın uluslararası hukuka göre "yasadışı" olduğunu ve meşru müdafaa sayılamayacağını belirtmektedir. Ancak hukuki boyuttaki bu itirazlara rağmen, İran'ın kendi beyanları, harekatı başlatan liderlerin eline güçlü bir siyasi argüman vermiştir. ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu, operasyonun "İran terör rejiminin oluşturduğu varoluşsal ve yakın nükleer tehdidi ortadan kaldırmak" amacıyla yapıldığını ilan ederek eylemlerini diplomatik olarak çerçevelemişlerdir. Nitekim Almanya Şansölyesi Friedrich Merz gibi bazı Avrupalı liderlerin operasyona destek veren açıklamalarında, "İran'ın nükleer silah elde etmesinin önlenmesi gerektiği" argümanına sığınmaları, İran'ın kendi deklarasyonlarının rakiplerine ne denli kullanışlı bir meşruiyet zemini sağladığını göstermektedir.
Hamas'ın 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze şeridinden İsrail'e yönelik gerçekleştirdiği saldırılar ve ardından gelişen olaylar, İsrail'in güvenlik algısında köklü bir değişime ve yeni bir bölgesel gerçekliğin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu tarihten itibaren İsrail, çatışma alanını genişletme, daha kararlı askeri adımlar atma ve eski operasyonel kalıplarını değiştirme yönünde bir stratejik dönüşüm geçirmiştir. İsrail'in, vekil güçlerle sınır ötesinde çatışmak yerine tehdidi doğrudan kaynağında yok etmeyi amaçlayan "yılanın başını ezme" stratejisine geçiş yapması ve operasyonları İran ana karasına taşıması bu değişimin temel sonucudur. Ancak İran, rakibinin güvenlik algısındaki bu yapısal dönüşümü değerlendirememiş ve geçerliliğini yitirmiş eski angajman kuralları çerçevesinde hareket etmeye devam etmiştir.
Eş zamanlı olarak İran, Amerika Birleşik Devletleri'nin iç siyasi yapısını ve Washington'daki karar alma mekanizmalarını yönlendiren dinamikleri de doğru tahlil edememiştir. ABD iç siyasetinde, İsrail'in İran'a yönelik ilk vuruşu yapmasının politik olarak ABD yönetimi açısından daha uygun olacağına dair stratejik çevrelerce ve Beyaz Saray danışmanlarınca dile getirilen değerlendirmeler bulunmaktaydı. Aynı süreçte, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun ABD Başkanı Trump yönetimiyle aylarca süren yoğun bir koordinasyon yürüterek planlanan saldırı için siyasi koruma ve yeşil ışık sağladığı verileri mevcuttur. İran tarafı, ABD ile İsrail arasındaki bu yakın operasyonel ve siyasi eşgüdümün seviyesini öngörememiştir.
Diplomatik alanda ise İran, Türkiye'nin bölgesel aktörleri de kapsayacak şekilde önerdiği "İstanbul görüşmeleri" gibi çok taraflı diplomatik fırsatları reddederek; müzakereleri yalnızca Umman üzerinden ikili düzeyde (ABD-İran) sınırlı tutmayı tercih etmiştir. Bu tercih, İran'ın yaklaşan saldırıya karşı bölgesel bir diplomatik kalkan oluşturma esnekliğini daraltmıştır. Üst düzey güvenlik kaynaklarının analizlerine göre; İran, Washington'daki siyasi baskıları ve İsrail'in stratejik değişimini tam olarak anlayabilmiş olsaydı, ABD-İsrail ortak harekatını daha başlamadan sekteye uğratabilecek yeni bir diplomatik manevra geliştirebilirdi.
Yukarıda detaylandırdığımız istihbari zafiyetler ve 28 Şubat operasyonunun ilk saatlerinde komuta kademesine yönelik gerçekleştirilen kusursuz "başsız bırakma" (decapitation) saldırıları, klasik askeri teorilere göre İran ordusunun hızlı bir şekilde felç olmasını ve sistemin çökmesini gerektiren koşullar yaratmıştı. Ancak sahadaki gerçeklik ve savaşın ilerleyen haftaları, beklenen bu sistemsel felç durumunun gerçekleşmediğini göstermiştir. ABD ve İsrail'in sahip olduğu mutlak konvansiyonel hava ve teknoloji üstünlüğü karşısında İran; hayatta kalabilmek için çatışmayı geleneksel askeri angajman kurallarının dışına çıkararak asimetrik, ekonomik ve bilişsel bir düzleme taşımıştır.
İncelememizin bu ikinci bölümü, ağır fiziksel tahribata ve derin konvansiyonel güç eşitsizliğine rağmen İran'ın savaşma kapasitesini korumasını sağlayan stratejik doktrinlerine odaklanmaktadır. İran; merkezsizleştirilmiş esnek komuta yapılarıyla ilk günkü askeri şokları sönümlemiş, düşük maliyetli otonom silahlarla rakibine sürdürülemez bir savunma ekonomisi dayatmış ve en önemlisi, savaşın yarattığı maliyeti Hürmüz Boğazı'ndaki geçiş riskleri üzerinden doğrudan küresel ekonomiye ihraç etmiştir. Çatışmanın coğrafi ve yapısal sınırlarını genişleterek klasik savaş teorilerini boşa çıkaran bu manevralar, İran'ın asimetrik stratejik doğruları olarak öne çıkmaktadır.
ABD ve İsrail'in savaşın ilk saatlerinde uyguladığı "başsız bırakma" operasyonunun temel bir varsayımı vardı: Dini Lider Ali Hamaney, Genelkurmay Başkanı ve üst düzey Devrim Muhafızları (DMO) komutanları aynı anda ortadan kaldırıldığında, İran ordusu felç olacak ve emir-komuta zinciri çökecekti. Ancak beklenen bu sistemsel felç durumu gerçekleşmedi. İran, Hamaney'in öldürülmesinden sadece bir saat sonra koordineli füze ve drone saldırılarına başlamayı başardı.
İran'ın bu devasa şoku atlatmasını sağlayan en büyük asimetrik ve doktrinel başarısı, yıllar içinde geliştirdiği "Merkezsizleştirilmiş Mozaik Savunma" (Decentralized Mosaic Defence - DMD) sistemini anında devreye sokmasıydı. Bu sistemin temel özellikleri ve sahaya yansımaları şu şekilde olmuştur:
"Merkezi Olmayan Savaş" Mimarisi ve Tasarım Gereği Yedeklilik: Olası bir ABD saldırısında başkentin ve tepe yönetimin ilk hedef olacağını bilen Tahran, askeri ağlarını Marine Corps University'den W.A. Rivera'nın "tasarım gereği yedeklilik" olarak tanımladığı doktrin üzerine inşa etmişti. Karar alma yetkisini merkezden alıp kurumlara ve yerel DMO komutanlarına dağıtan bu yedekli yapı, dışarıdan gelen liderlik suikastlarına karşı sistemi yalıtarak çöküşü engellemiştir.
Otonom İnisiyatif ve "Başı Kesilen Sistemin" Yaşaması: Savaş zamanı komutayı merkezden alıp yerel birimlere devreden Mozaik Savunma stratejisi sayesinde DMO'nun yerel komutanları, Tahran'dan veya merkezi bir karargahtan emir beklemeksizin savaşmaya devam edecek yetki ve otonomiye sahipti. 20. yüzyılın "merkez emir verir, çevre uygular; başı kesersen kollar felç olur" mantığının aksine; İran'da baş kesildiğinde sistem çökmemiş, aksine merkezin stratejik disiplininden kurtularak çok daha öngörülemez, bağımsız ve çoklu bir aktör ağına dönüşmüştür.
Vekil Güçlere Entegrasyon ve "İki Yüzlü Madalyon" Paradoksu: Bu merkezsizleştirilmiş yapı sadece İran içindeki düzenli birlikleri değil, Hizbullah ve Iraklı Şii milisler gibi "Direniş Ekseni" unsurlarını da kapsayacak şekilde tasarlanmıştı. İranlı irtibat subaylarının öldürülmesine rağmen, vekil güçlerin yerel komutanları inisiyatif alarak yarı-özerk bir operasyon moduna geçmiş ve savaşı kendi coğrafyalarından sürdürmüşlerdir. (Önceki bölümde işaret ettiğim üzere), bu özerkleşme vekâlet ağlarının İran ana karasını koruma işlevinde başarısızlık anlamına gelse de, aynı ademi merkeziyetçi tasarım İran'ın iç komuta ağının ilk şoktan sonra ayakta kalmasını sağlayan yapısal özelliktir. Yani aynı madalyonun iki yüzüdür: caydırıcılık kalkanı olarak çökmüş, hayatta kalma mekanizması olarak işlemiştir.
Sonuç olarak: Mozaik Savunma doktrini; üst düzey liderlerin öldürülmesi durumunda bile İran'ın askeri operasyonlarını sürdürmesine olanak tanımış ve ABD'nin "liderliği yok ederek savaşı hızlıca bitirme" planını boşa çıkarmıştır. Hiyerarşiyi ortadan kaldıran bu yapı, zaman zaman koordine olmayan füze saldırılarına ve istenmeyen tırmanışlara yol açma riskini barındırsa da, bir devletin varoluşsal bir "başsız kalma" krizinde hayatta kalmasını sağlayan muazzam bir stratejik savunma mekanizması olarak literatüre geçmiştir.
İran'ın 2026 savaşında ABD koalisyonunun konvansiyonel askeri üstünlüğüne karşı sergilediği en belirgin asimetrik strateji, çatışma alanını fiziksel coğrafyadan küresel finans ve ekonomi düzlemine taşımasıdır. Siyaset bilimi literatüründe "karşılıklı bağımlılığın silahlaştırılması" olarak tanımlanan bu doktrin, Hürmüz Boğazı'nın kapatılması sürecinde somut bir şekilde sahaya yansımıştır.
İran, dünyanın en kritik enerji geçiş güzergahı olan Hürmüz Boğazı'nda topyekün bir deniz savaşına girmemiş veya gemileri fiziksel olarak batırarak donanma gücü üzerinden bir abluka kurmaya çalışmamıştır. Bunun yerine, GPS sinyallerini karıştırarak ve bölgede belirli bir olası tehdit seviyesi yaratarak boğazı ticari geçişler için fiilen riskli hale getirmiştir.
Bu asimetrik stratejinin asıl hedefi askeri unsurlar değil, dünyanın okyanus ötesi ticari tonajının yüzde 90'ını sigortalayan sigorta şirketleri (P&I kulüpleri) olmuştur. Bölgenin "azami savaş riski altında" ilan edilmesiyle, gemilerin savaş-risk sigorta primleri bir gecede bin kattan fazla artmıştır. Sigorta maliyetlerinin ticari olarak sürdürülemez seviyelere çıkması sonucunda, günlük ortalama 37 tankerin geçtiği boğaz trafiğinde yüzde 90 ila 94 oranında bir çöküş yaşanmıştır.
"Çarpıcı olan operasyonel gerçek şudur: ABD bölgede hava üstünlüğüne sahip olsa da, boğazı fiilen ticarete kapatanlar güvenlik riskleri nedeniyle poliçe kesmeyi durduran Londra ve Wall Street merkezli sigorta devleri olmuştur."
Uygulanan bu finansal ve coğrafi ablukanın küresel enerji piyasalarındaki yansımaları son derece yıkıcı olmuştur:
Sonuç Çıkarımı: İran'ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi silahlaştırması, askeri sahada alınan ağır fiziksel hasarlara rağmen ülkenin diplomatik masada hayatta kalmasını sağlayan temel bir kaldıraca dönüşmüştür. Askeri gücün, sigorta matematiğini (aktüerya) yenemediği bu yeni "sigorta savaşları" konsepti; ABD ve Avrupalı müttefiklerini artan küresel enflasyon, lojistik kesintiler ve enerji krizi gibi devasa ekonomik bedellerle yüzleştirmiş ve onları ateşkese zorlayan en önemli yapısal faktör olarak literatüre geçmiştir.
İran'ın 2026 savaşında ABD ve İsrail'in teknolojik üstünlüğüne karşı sergilediği bir diğer belirgin strateji, konvansiyonel askeri kapasite açığını düşük maliyetli otonom sistemler ve "Yazılım Tanımlı Öldürme Ağları" üzerinden asimetrik bir yıpratma savaşına dönüştürebilme başarısıdır. Bu stratejinin operasyonel sahaya ve savaşın savunma ekonomisine (maliyet bilançosuna) yansımaları şu parametreler üzerinden okunmaktadır:
Ağ Merkezli Vuruş Gücü ve Teknolojik Entegrasyon: İran, operasyonlarında hedef verilerinin hızla işlenerek çok sayıda otonom platforma (İHA sürüleri) eşzamanlı dağıtılmasını sağlayan yazılım tanımlı öldürme ağları kurmuştur. Hudson Enstitüsü'nün stratejik değerlendirmelerine göre; modern bir İran dronu salt ulusal bir silah olmaktan çıkmış, bir "koalisyon silahı" niteliği kazanmıştır. Nitekim Rusya ile yürütülen savunma işbirliği sayesinde Ukrayna sahasından aktarılan doğrudan muharebe verileriyle ve Çin menşeli mikroçipler gibi çok uluslu tedarik zincirleriyle entegre edilen gelişmiş Shahed varyantları bu ağların vurucu gücünü oluşturmuştur (Kasapoğlu, 2026). Bu merkezi olmayan ve otonom vuruş gücü, koalisyonun hava savunmasını doygunluğa ulaştırarak ABD ve İsrail'in ileri radar sistemlerine operasyonel hasarlar vermiştir.
"Kuruşların Dolarlara Karşı Savaşı" ve Matematiksel Asimetri: ABD savunma sanayisinin az sayıda fakat yüksek maliyetli süper sistemler üretme prensibine karşılık İran, "kalibre etme, tırmandır" stratejisini benimseyerek sahaya yoğun bir hacim (kütle) sürmüştür. Operasyonel istatistiklere göre, İran'ın kullandığı Shahed tipi intihar dronlarının birim üretim maliyeti 20.000 ile 50.000 dolar arasındadır. Buna karşın, ABD ve müttefikleri bu ucuz maliyetleri dronların karşısında tanesi yaklaşık 4 milyon dolar olan Patriot PAC-3 önleyici füzelerini kullanmışlardır. Sonuç olarak, 200 bin dolarlık bir İran saldırı paketini durdurmanın maliyeti, ateşlenen füzeler ve saati yüz binlerce dolara mal olan 4. ve 5. nesil savaş uçaklarının uçuş masraflarıyla birleştiğinde koalisyona milyonlarca dolara mal olmuştur.
Mühimmat Tüketim Hızı ve Lojistik Kırılganlık: Bu maliyet asimetrisi, modern savaş literatüründe "yanma oranı" (burn rate) olarak bilinen mühimmat tüketim hızını ABD aleyhine yapısal bir soruna dönüştürmüştür. Asimetrik silahların sürüler halinde yoğun kullanımı, ABD ve müttefiklerinin küresel çapta (Hint-Pasifik ve Avrupa gibi diğer olası kriz bölgeleri için) ayırdığı stratejik hava savunma cephaneliklerini sürdürülemez bir hızla tüketmiştir. Bu durum, gelişmiş bir ordunun silahlı çatışmadaki lojistik tedarik zincirinin ve mühimmat ekonomisinin bizzat ana hedef olarak tüketilebileceğini kanıtlamıştır.
Sonuç Çıkarımı: Yazılım tanımlı ağlarla koordine edilen düşük maliyetli otonom sistemler, konvansiyonel hava savunma bütçelerini matematiksel olarak sürdürülemez bir noktaya itmiştir. İran'ın bu stratejisi; silahların (dronların) kendisinden ziyade rakiplerinin savunma ekonomisini, üretim kapasitelerini ve stok derinliğini hedef alarak, ABD koalisyonunun mühimmat harcama kapasitesine karşı kurulan başarılı bir asimetrik yıpratma doktrini olarak literatüre geçmiştir.
İran'ın 2026 savaşında asimetrik savunma kapasitesini güçlendiren bir diğer faktör, ABD'nin askeri harekatının yaratması beklenen iç çöküşü, bilgi operasyonları ve ulusal savunma anlatısı üzerinden tersine çevirmesidir. Bu durumun operasyonel ve sosyolojik temelleri kaynaklardaki şu verilere dayanmaktadır:
ABD'nin "İç Ayaklanma" Varsayımı ve Stratejik Kültürü Okuyamaması: ABD'nin askeri planlaması, ağır bombardımanların ve baskının İran halkını bireysel bir rasyonellikle rejimden soğutacağı ve nihayetinde bir iç isyana iteceği varsayımına dayanmaktaydı. Ancak ABD politikaları, İran'ın tarihsel dış baskılara karşı geliştirdiği köklü "Direniş Stratejik Kültürü"nü kendi denklemlerine dahil etmemiştir. İran, salt kontrol edilmesi gereken bir tehdit olarak görülürken, sosyolojik sürekliliği olan bir medeniyet ve devlet geleneği olarak tam anlaşılamamıştır.
"Bayrağa Sarılma" Etkisinin Tetiklenmesi: Operasyonun başlaması, sivil alanların hasar görmesi ve ülkenin doğrudan vurulması, halkta beklenen kopuşun aksine milliyetçi bir refleksle devlet etrafında toplanmaya (toplumsal kenetlenmeye) yol açmıştır. Sosyal psikoloji modellerine göre (örneğin Hofstede'nin kültürel boyutları), kolektivist ve "belirsizlikten kaçınma" eğilimi yüksek olan İran toplumu, dışarıdan gelen varoluşsal tehdit karşısında bireysel kaçış yerine kolektif bir savunma şemsiyesi altına girmiştir.
Muhalefetin Pozisyon Değiştirmesi ve Rejime Açılan Nefes Alanı: 2022 protestoları ve savaşın hemen öncesindeki Ocak 2026 gösterileri ile rejim ciddi bir sivil baskı altındayken, dış askeri harekat İran yönetimine iç siyaseti konsolide etmesi için yeni bir alan (parantez) açmıştır. İran yönetimi, savaşı başarılı bir şekilde "vatan savunması" anlatısına dönüştürerek iç muhalefeti marjinalleştirmiştir. Sivil altyapının ve şehirlerin füzelerle vurulması, rejimin "ABD emperyalizmi" söylemini kitleler nezdinde doğrular nitelikte algılanmış; rejime açıkça muhalif olan aktivistler ve 2022 protestolarının figürleri bile dış askeri yıkım karşısında mecburen devletin yanında konumlandıklarını ifade etmişlerdir.
Sonuç Çıkarımı: ABD'nin salt zorlayıcı askeri güç ve yıkım kullanımı, İran'ın toplumsal kodlarını okuyamaması nedeniyle stratejik amacına (rejim karşıtı kitlesel isyan) ulaşamamıştır. Aksine dış saldırılar, İran'daki demokratikleşme özlemlerinin önüne "vatanı savunma" zorunluluğunu geçirerek, rejimin iç kamuoyundaki meşruiyet krizini geçici olarak dondurmasını sağlamış ve halkı devlet aygıtı etrafında birleştirerek İran'ın iç cephesini tahkim etmiştir.
28 Şubat 2026'da başlayan ABD-İran savaşı, yalnızca iki devletin konvansiyonel kapasitelerinin çarpıştığı bir muharebe değil; 20. yüzyılın geleneksel savaş teorileri ile 21. yüzyılın ağ merkezli, asimetrik direniş doktrinlerinin test edildiği yapısal bir kırılma noktasıdır. İncelememiz boyunca ortaya konduğu üzere; İran, krizin tırmanma dinamiklerini okuyamaması, "İleri Savunma" doktrininin sınırlarına taşması ve nükleer kapasitesini fiili bir caydırıcılığa dönüştürmeden açıkça deklare etmesi gibi doktrinel tercihleri nedeniyle, komuta kademesinde ve fiziksel altyapısında devasa maliyetler ödemiştir. Ancak bu ağır konvansiyonel yıkıma rağmen; "Mozaik Savunma" ile merkezsizleştirilmiş otonom yapıların anında devreye sokulması, küresel enerji tedarik zincirlerinin (sigorta riskleri üzerinden) silahlaştırılması ve düşük maliyetli otonom sistemlerle rakibin mühimmat ekonomisinin hedeflenmesi, İran'ın topyekûn bir sistemsel çöküş yaşamasını engellemiştir.
ABD ve İsrail koalisyonu cephesinden bakıldığında ise operasyon, mutlak hava üstünlüğüne ve taktiksel "başsız bırakma" (decapitation) başarılarına rağmen, bu askeri kazanımları siyasi bir düzene tahvil edecek bir "ertesi gün" (day after) stratejisinin bulunmaması nedeniyle stratejik bir çıkmaza dönüşmüştür. Bu çatışma; salt konvansiyonel askeri yıkım gücünün, sosyolojik derinliğe ve yedekli ağ yapılarına sahip bir devleti yönetmek veya dönüştürmek için yeterli bir siyasi strateji alternatifi olmadığını kanıtlamıştır. Rakiplerin fiziksel tesisler üzerinden değil, birbirlerine olan ekonomik bağımlılıklar (neo-ortaçağcı düzen) üzerinden savaştığı bu yeni modelde, savaşın merkez sıkleti cephe hattından çıkıp küresel piyasalara taşınmıştır.
Nihai olarak; klasik stratejik kategorilerin, cephe hatlarının ve mutlak "kazanan-kaybeden" denklemlerinin geçerliliğini yitirdiği bu savaş, hem Washington hem Tahran'ın ağır yapısal hasarlarla çıktığı bir çatışma olarak literatüre geçecektir. (İlk yazımda da belirttiğim gibi), bu savaşta gerçek stratejik kazancın Pekin mi yoksa Moskova mı tarafında olduğunu söylemek için henüz çok erken. 8 Nisan 2026'da yürürlüğe giren kırılgan ateşkes bir nihai çözümden ziyade; küresel enerji güvenliğinin, ittifak ilişkilerinin, asimetrik harbin ve nükleer caydırıcılık sınırlarının yeniden tanımlandığı, çok daha karmaşık ve belirsiz yeni bir Orta Doğu güvenlik paradigmasının başlangıcını temsil etmektedir.
Yaşar Başkaya
Nisan 2026