Vicdanın En Zarif Maskesi

Vicdanın En Zarif Maskesi: İyi Biri Olmak mı, İyi Görünmek mi? | Yaşar Başkaya

Deneme · Kısa Okuma

Vicdanın En Zarif Maskesi

İyi Biri Olmak mı, İyi Görünmek mi?

Dürüst olalım: Birinin hakkını yememek, arkasından konuşmamak ya da önünüze çıkan muazzam bir haksız kazanç fırsatına arkanızı dönüp gitmek, dışarıdan bakıldığında hiç de “havalı” görünmez. Alkış almazsınız, kimse gelip sırtınızı sıvazlamaz, sosyal medyada beğeni yağmuruna tutulmazsınız.

Çünkü gerçek erdem sessizdir.

Buna karşılık cuma namazına gitmek, pazar ayininde mum yakmak, Şabat kurallarına harfiyen uymak ya da üzerinizdeki üniformanın, cübbenin, unvanın arkasına sığınmak son derece görünürdür. Toplum bunu hemen fark eder ve size anında bir “saygınlık kartı” uzatır.

Peki ne ara araçlar amaçların önüne geçti? Neden insanlık olarak görünmeyen ahlaki mücadeleler yerine, görünen sembollere bu kadar aşık olduk?

Yapmanın Hafifliği, Durmanın Sancısı

Psikoloji bize çok temel bir gerçeği fısıldıyor: İnsanoğlu yapmadığı şeyleri değil, yaptığı şeyleri başarı olarak görmeye programlıdır.

Birine zarar vermemek veya öfkeyi kontrol etmek “görünmeyen” pasif doğrulardır. Zihin bunu bir “görev tamamlandı” kutucuğu olarak algılamakta zorlanır.

Fakat bir ritüeli yerine getirmek somuttur. Başlar, biter ve zihin rahatlar: “Tamam, bugün de görevimi yaptım.”

İşte bu psikolojik konfor alanı, insanlık tarihinin en eski tuzağını doğurur. İnsan, “iyi biri olmaya” harcayacağı enerjiyi “iyi biri olarak görünmeye” harcamaya başladığında, o çok güvendiğimiz vicdan sessizce odadan çıkar.

Ve semboller vicdanın yerini almaya başladığında tehlike çanları çalıyor demektir.

“İnsanlar kötülüğü hiçbir zaman, onu vicdanlarının onayladığı kadar eksiksiz ve gönüllü işlemezler.”
Blaise Pascal

Madalyonun Diğer Yüzü: Sadece Dindarlar mı İkiyüzlü?

Bu çelişkiyi gördüğünüzde faturayı hemen dinlere kesmek en kolay yoldur. Ve evet, dinler tarihi bu gerilimin dramatik sahneleriyle doludur.

Hristiyanlık sevgiyi vaat ederken Engizisyon’u ve Haçlı Seferleri’ni de üretti. İslam adalet ve kardeşliği vaat ederken erken dönem iç savaşları ve mezhep çatışmalarını da yaşadı. Yahudi gelenek de bu gerilimden azade değil: kutsal metinlerdeki bazı fetih anlatıları, 1967 sonrası dini-milliyetçi çevrelerce (özellikle Gush Emunim hareketi üzerinden) toprak siyasetini meşrulaştırmak için yeniden yorumlandı — tarihçi Ian Lustick bu süreci For the Land and the Lord kitabında ayrıntılı biçimde belgeledi. Ama aynı gelenek içinden, 1988’de kurulan Rabbis for Human Rights gibi örgütler ve çok sayıda ilahiyatçı, aynı metinlerin “yabancıya iyi davran” emrini (Çıkış 22:20) öne çıkararak tam tersi bir okuma savundu.

Yani üç gelenekte de aynı şey oluyor: kutsal metin sabit kalıyor, onu okuyan insanın niyeti değişiyor.

Ve bu tuzak sadece dinlere özgü değil — insan doğasının evrensel bir zaafı. Seküler dünyaya bakalım:

Bir şirket doğayı katlederken devasa bütçeli “yeşil ve çevreci” kampanyalar düzenler. (Ritüel kurtarıldı, öz katledildi.)

Bir siyasetçi kürsüde adaletten dem vururken arka odada hukuku paspas edebilir. (Slogan harika, pratik bomboş.)

Modern dünya “demokrasi ve insan hakları” adına başka coğrafyalarda sivillerin ölümünü canlı yayında izleyebilir.

İsimler değişir; bazen din olur, bazen milliyetçilik, bazen devrim, bazen de özgürlük. Ama insan zihni, yaptığı acımasızlığı haklı çıkaracak o “kutsal anlatıyı” bulmakta her zaman çok başarılıdır.

Ritüelleri Çöpe mi Atalım?

Elbette hayır. Sosyolojinin babalarından Émile Durkheim’ın dediği gibi, ritüeller toplumun harcıdır. Ortak bir cenaze töreni, bir asker selamı, bir mezuniyet cübbesi ya da bir bayramlaşma — bunlar olmasaydı birbirimize “Biz aynı hikâyenin parçasıyız” diyemezdik.

Ritüel bir kalkan olduğunda değerlidir; kötülüğün üzerini örten bir halı olduğunda değil.

Belki de Asıl İbadet…

Soruyu yeniden sormanın vakti geldi:

Belki de en zor ibadet, kimsenin sizi görmediği o karanlık odada dürüst kalabilmektir.

Belki de tutulması gereken en büyük oruç, egonun ve açgözlülüğün iştahını kesmektir.

Belki de ömür boyu süren en uzun hac yolculuğu, insanın kendi vicdanına yaptığı o sancılı yolculuktur.

Günün sonunda; giydiğimiz cübbeler adaleti, taktığımız yüzükler sadakati, ettiğimiz dualar merhameti büyütmüyorsa, şekil ne kadar kusursuz olursa olsun içi boş bir tiyatrodan fazlasını oynamıyoruz demektir.

Çünkü form, sadece özü görünür kılabildiği ölçüde değerlidir.
Özden koptuğu anda, en kutsal pratik bile vicdanı uyutmak için tasarlanmış zarif bir ninniden başka bir şey değildir.

Peki siz bugün aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz?
Gerçek bir öz mü, yoksa kusursuz bir form mu?