
Newtoncu mekanik dünyadan, bağlantısal bütüncelliğin okyanusuna bir bakış
Yaşar Başkaya, Nisan 2026

Yüzyıllardır bize bir yalan söylendi: Dünyayı bir makine, kendimizi de onun efendisi sandık. Bacon’ın "bilgi güçtür" hırsı, Descartes’ın "zihin ve beden ayrıdır" keskinliği ve Newton’un "her şey mekaniktir" diyen determinizmi bizi evrenden kopardı.
(Burada Prof. Dr. Türker Kılıç hocama bir selam vermek gerek.) Kendimizi o devasa geminin kaptanı sandık; her şeye müdahale edebileceğimizi, her şeyi kontrol edebileceğimiz kibrine kapıldık. Ama bugün biliyoruz ki; biz kaptan değil, evrenin belli bir bölümünde, o anlık manzarası çok güzel olan bir kamarada oturan yolcularız.
İnsanlık olarak en büyük kavgamız, kendi ağzımızdaki tadı "tek gerçek" sanmamızdır. Oysa Hakikat, okyanusun ta kendisidir; saf, bütün ve bağımsızdır. Bizim "Gerçeklik" dediğimiz şey ise o sudan aldığımız bir yudumun ağzımızda bıraktığı tattır.
Birimiz "ekşi" der, ötekimiz "tuzlu". Biz böyle dedik diye su değişmez. Başkasının tadını değiştirmeye çalışmak yerine, suyun (Hakikatin) her zihinde farklı bir hikayeye dönüştüğünü kabul etmek, kozmik barışın ilk adımıdır.
"İmalatımızda yok oluş yok, sadece sonsuz bir dönüşüm var. Bizler evrenden kopuk varlıklar değiliz; bizler evrensel sinyali alan ve işleyen birer telsiziz."
Bizler evrenden kopuk varlıklar değiliz; bizler evrensel sinyali alan ve işleyen birer telsiziz. Evren, sonsuz bir sinyal denizi... Biz bu sinyali alıyor, kendi "insan" telsizimizde işliyor ve tekrar evrene sinyal olarak gönderiyoruz. Belki de en büyük farkındalık şudur: Evrende bir şey eksik kalmaz. Sinyali alıp da kaybedip verememek diye bir şey olamaz.
Ölüm mü? Ölüm sadece bir frekans değişikliğidir. Sinyal asla kesilmez. Etten kemikten sıyrılan o sinyal; toprağa, suya, bir ağacın yaprağına veya bir böceğin kanadına geçer ve yine sinyal olarak işini yapar. (Burada da "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" diyen büyük düşünür Yunus’a bir selam vermek lazım.) İmalatımızda yok oluş yok, sadece sonsuz bir dönüşüm (kozmik geri dönüşüm) var.
Biz kendimizi beynimizin kaptan köşkünde; her şeye hükmederken, yolu çizerken hayal ediyoruz. Oysa beynimizin devasa bir kısmı bizden habersiz makro evrenle ve vücudumuzla senkronize çalışıyor. Biz sadece küçük bir kısmında olan bitene, canı gönülden inandığımız bir hikaye yazarak anlamlandırıyoruz.
Bu hikayedeki kahraman biz değiliz; aslında kahraman diye bir şey de yok. Bizler, sadece bu muazzam senaryonun vazgeçilmez figüranlarıyız.
"Ben olmazsam evren de olmaz" demek bir kibirdir. Sen şu anda sadece evrenin enformasyonu ile dolmuş geçici bir formsun. Ama aslında evrenin ta kendisisin.
(Burada da "Enel Hak" diyen mutasavvıf Hallâc-ı Mansûr’a bir selam veriyorum.)
Bu yüzden yaşamın amacı, her ne pahasına olursa olsun "başarmak" veya "kontrol etmek" değil; o manzaralı kamaranın, yani içinde bulunduğun formun hakkını vererek, evrenin sinyalini almak ve vermektir.
Yaşar Başkaya
Nisan 2026