Dünyada ve ülkemizde geleceğimiz konusunda bizi endişelendiren bir husus üzerine konuşmak istiyorum. Bilginin en kolay erişilebildiği bir çağdayız. Herkes günlük yaşamında bir şeylere inanıyor, ama çok az kişi bu inancını sorguluyor. Bunlar bizim dostlarımız, arkadaşlarımız — çoğunluğu iyi insanlar ve farkında olmadan bir sarmalın içine sıkışmışlar. Bunu yazarken aklıma birkaç isim geliyor; muhtemelen sizin de aklınıza birkaç isim gelmiştir.
Teşhis: Bu Sarmal Nedir?
Etrafımıza baktığımızda ortak bir tablo görüyoruz. İnsanlar gerçeği aramıyor, kendi inançlarını doğrulayacak bilgiyi arıyor. Toplumun her kesimi — sağdan soldan, dindardan laikten, eğitimli eğitimsizden bağımsız olarak — herkes kendi doğrusunun yankısını dinliyor. Karşıt bir görüş geldiğinde bunu bir tehdit olarak algılıyor, bir davet olarak değil. Hatta aynı görüşü paylaştığı insanlar bile farklı bir şey söylediğinde "bize karşı çıkıyor" sanıyor.
Bu durum klasik bir cahillik değil. Bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyor. Aksine doğru bilgiye ihtiyaç duymama, hatta zaman zaman onu bilinçli olarak reddetme tavrı söz konusu. Buna "yarı cehalet" demek yanlış olmaz. Ve bu yarı cehalet toplumumuzda giderek yaygınlaşan tehlikeli bir eğilime dönüşmüş durumda. Üstelik bu sarmalın içinde sadece sıradan vatandaşlar değil, yazarlar, kanaat önderleri, akademik unvan taşıyan, bilimi meslek edinmiş insanlar da var. Belki de bu en düşündürücü olanı.
Neden Bu Kadar Zor?
Peki neden? Neden bu kadar zeki, iyi niyetli, eğitimli insan bu sarmalın içinde kalıyor? Cevap tek katmanlı değil. Felsefi, psikolojik, sosyolojik ve ahlaki boyutları bir arada düşünmek gerekiyor.
Felsefi Boyut
Platon'un mağara alegorisi tam da bunu anlatıyor: mağaradaki insanlar duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanıyor. Gerçeğe bakmak rahatsız edici. Sorun bilgisizlik değil, gerçeğe bakma cesareti.
Psikolojik Boyut
Beyin çelişkiden kaçar. Kendi inancına aykırı bilgiyle karşılaşınca onu reddetmeye programlı. "Bu bilgi doğru mu?" sorusu değil, "Bu beni iyi hissettiriyor mu?" sorusu öne geçiyor.
Sosyolojik Boyut
Grubunun "doğrusunu" sorgulamak sosyal bir risk. Ailen, arkadaşların, siyasi çevren — bir inancı sorguladığında sadece bir fikri değil, bir aidiyet bağını da sarsıyorsun.
Ahlaki Boyut
Yanılmış olduğunu kabullenmek bir karakter meselesi. Sokrates'in dediği gibi: "Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir." Yanlış olabileceğini kabul eden insan, doğruya daha yakın.
Bu dört boyut birbirini besliyor. Felsefi zafiyet psikolojik direnci güçlendiriyor, sosyolojik baskı ahlaki cesareti kırıyor. Sonuçta insan doğruyu değil, rahatlığı seçiyor.
Gerçeği aramak her zaman yalnız bir yolculuktur.Mekanizma: Bunu Kim Besliyor?
Bu zaafiyetler insana özgü ve her zaman var oldu. Ama bugün dışarıdan sistematik olarak besleniyor ve güçlendiriliyor.
Şöyle düşünün: sabah uyandığınızda telefonunuzu açıyorsunuz. Karşınıza çıkan haberler, videolar, paylaşımlar tesadüf değil. Dün neye tıkladığınızın, nerede durduğunuzun, neyi beğendiğinizin ürünü. Platform size düşündürecek içerik değil, sizi kendinizde tutacak, onay hissi verecek içerik sunuyor. Bir süre sonra herkes kendi görüşünü doğrulayan bir bilgi baloncuğunun içinde yaşıyor ve bu balonun duvarları her geçen gün daha da kalınlaşıyor. Karşıt bir görüşle karşılaşmadığınız için kendi inancınızın tek evrensel gerçek olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.
Sarmal hem içeriden hem dışarıdan örülüyor. Felsefi, psikolojik ve sosyolojik zaafiyetler ile teknolojik mühendislik el ele veriyor. Ve bu ikisinin buluştuğu noktada aklın sesi giderek kısılıyor.
Bu mekanizmayı daha ayrıntılı ele aldığım "Algoritmik Kuşatma" yazımda bulabilirsiniz.
Algoritmalar doğruluğu değil, etkileşimi ödüllendiriyor.Çözüm: Atatürk'ün Düsturu
Çözüm aslında yeni değil. Onlarca yıl önce bize gösterilen bir yol var: önce akıl, sonra sorgulama, sonra kapasiten ölçüsünde araştırma, sonra yine akılla değerlendirme. Atatürk'ün bize bıraktığı bu düstur bugün hâlâ en sağlam çıkış yolu. Peki bu soyut bir ilke olarak mı kalacak, yoksa günlük hayata nasıl inecek?
Önünüze bir haber düştüğünü düşünün. Üç adım var:
Sorgula
"Bu bilgi doğru mu? Kaynağı güvenilir mi? Bana uygun geldiği için mi doğru kabul ediyorum?"
Araştır
Tek bir kaynakla yetinme. Karşıt görüşe de bak. Mümkünse birincil kaynaklara ulaş.
Akılla Değerlendir
Duygularını değil, bulguları konuştur. "Bu beni mutlu ediyor" ile "bu doğru" aynı şey değil.
Bu üç adım her konuda uygulanabilir olmayabilir, zamanınız ve kapasiteniz sınırlı. Ama en azından paylaşmadan önce durmak, "bunu neden doğru kabul ettim?" diye bir an sormak bile başlı başına büyük bir fark yaratır. Akıl ve bilim bir ideoloji değil, bir yöntem. Ve bu yöntemi hayatın her alanında uygulamak mümkün.
Sorumluluk Bizde
Algoritmayı değiştiremeyiz, teknolojiyi durduramayız. Ama kendi aklımızı koruyabiliriz. Bu bir savunma değil, bir tercih meselesi. Her sabah önüne düşen haberi paylaşmadan önce bir an durmak. "Bu doğru mu?" diye sormak. Kaynağına bakmak. Belki de o küçük duraksamanın tam kendisi en büyük direniş.
Çevremizdekileri küstürmeden uyandırmak istiyorsak buna kendimizden başlamamız gerekiyor. Sarmalı kırmak için önce kendi balonumuzu görmek şart. Yanılabileceğimizi kabul etmek bir küçülme değil, tam tersine aklın ve bilimin kapısını aralamak.
Atatürk'ün akıl ve bilim temelli duruşuna uygun olarak o kapıdan girmek hepimizin elinde.
Yaşar Başkaya