Aydınlanma idealinin ve teknolojik devrimlerin vadettiği küresel dünya; bilginin serbestçe aktığı, sınırların şeffaflaştığı ve toplumsal iletişimin doğrudan kurulduğu bir “küresel köy” iddiasıyla inşa edildi. Ancak 21. yüzyılda karşı karşıya kalınan tablo, siyaset felsefesinin en karanlık kehanetlerini haklı çıkarır niteliktedir: Bilginin niceliksel bolluğu niteliksel hakikati öldürmüş, küresel etkileşim kabileciliği tetiklemiş ve sınırların kalkması bireyi koruyucusuz bırakmıştır. Modern dünya, fiziksel olarak yakınlaşırken zihinsel olarak daralan, şeffaflaşırken algoritmik bir panoptikona dönüşen kapalı bir havuza dönüşmüştür.
Günümüzün yükselen totalitarizmi, 20. yüzyılın tanklı, üniformalı ve kaba kuvvete dayalı rejimlerinden biçimsel olarak ayrışır. Siyaset felsefesi açısından bakıldığında; yeni otoriterlik kapıları kırarak giren bir dış güç değil, bireylerin kendi elleriyle inşa ettiği ve içselleştirdiği epistemik bir zindandır. Amerikalı siyaset bilimci Sheldon Wolin'in 2008 tarihli Democracy Incorporated eserinde geliştirdiği “ters totalitarizm” (inverted totalitarianism) kavramı, bu yeni rejim biçimini isimlendirmek için belki de en isabetli kavramsal araçtır: Klasik totalitarizmde toplum devlete, ters totalitarizmde ise siyasal iktidar sermayeye ve yönetilebilir bir kitle kültürüne tabi kılınır; kitlesel seferberlik yerine kitlesel kayıtsızlık, ideolojik coşku yerine tüketimci tatminsizlik esastır.
Aşağıdaki analiz, bu ters totalitarizmin hem nedensel dinamiklerini hem de toplumsal sonuçlarını ele almaktadır.
Birinci Bölüm
Yükselen Totalitarizmin Nedenleri
1. Epistemik Bunalım, Yankı Odaları ve Hakikatin Parçalanması
Hannah Arendt'in siyaset felsefesine kazandırdığı en temel tespitlerden biri; totaliter yönetimin ön koşulunun adanmış ideologlar değil, doğru ile yanlış arasındaki ayrım yetisini kaybetmiş kitleler olduğudur. Günümüzün dijital mimarisi, bu kitlesel kafa karışıklığını sistematik hale getirmiştir.
Algoritmalar aracılığıyla inşa edilen yankı odaları (echo chambers), bireyleri yalnızca kendi önyargılarının yankılandığı mikro-gerçekliklere hapseder. Elias Canetti'nin Körleşme eserinde aydının kendi dünyasına kapanarak dış gerçekliği reddetmesi gibi; günümüz toplumu da algoritmik duvarlarla çevrili yankı odalarında ortak bir hakikat zemininden kopmaktadır. Bu olgunun ampirik ve kavramsal temelini, Amerikalı hukukçu Cass Sunstein 2001 tarihli Republic.com ve 2017 güncellemesi #Republic eserlerinde “grup polarizasyonu” kavramıyla ortaya koymuştur: Benzer görüşteki bireyler yalnızca birbirleriyle etkileşime girdiğinde, ortalama görüş değil, en uçtaki görüş grubun yeni normu haline gelir. Sunstein'ın çağdaşı Eli Pariser'in 2011 tarihli The Filter Bubble eserinde ilk kez sistematik biçimde tanımladığı “filtre balonu” kavramı da aynı mekanizmayı tamamlar: Arama motorları ve sosyal medya, kullanıcının önceki tercihlerine dayanarak görmediği bilgiyi ondan gizler ve bu gizleme, kullanıcının farkında bile olmadığı bir sansür biçimidir.
Güney Koreli-Alman filozof Byung-Chul Han'ın bu paradoksu, epistemik bunalımın en derin katmanını açığa çıkarır: Birey ne kadar çok veri, görüntü ve bilgi paylaşırsa o kadar denetlenebilir hale gelir; fakat Han'a göre bu, klasik gözetimden farklıdır — birey kendi özgür iradesiyle, hatta bir özgürleşme hissiyle kendi gözetim materyalini üretir. Hakikatin “göreceli” hale getirildiği, nesnel olguların ideolojik tarafgirliğe kurban edildiği bu epistemik kriz ortamı, otoriter iktidarların olguları değil, algıları yönetmesini kolaylaştırır.
2. Algoritmik Hegemonya ve “Slopaganda” Çağında Rıza Üretimi
Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri'nde kavramsallaştırdığı “kültürel hegemonya”, günümüzde veriye ve platform kapitalizmine dayalı yeni bir boyut kazanmıştır. Hegemonya artık yalnızca geleneksel medya, okul veya din kurumları üzerinden kurulmamakta; cepte taşınan ekranlar aracılığıyla anlık olarak yürütülmektedir.
“Rıza üretimi” ifadesinin kavramsal kökeni, aslında Gramsci'den ödünç alınarak Noam Chomsky ve Edward S. Herman'ın 1988 tarihli Manufacturing Consent eserinde kitle iletişim araçlarına uyarlanmasına dayanır. Chomsky ve Herman'ın geliştirdiği “propaganda modeli”, medyanın hakikati değil, mülkiyet yapısı, reklam bağımlılığı ve kurumsal kaynaklara duyulan ihtiyaç üzerinden belirlenen bir “filtre” sistemini yansıttığını öne sürer. Dijital çağda bu filtreler kurumsal editörlerden algoritmik sıralama sistemlerine devredilmiş, fakat işlev aynı kalmıştır: Hangi bilginin görünür, hangisinin görünmez kılınacağına karar vermek.
Bu noktada dijital çağın en yıkıcı kitle ikna mekanizmalarından biri olarak slopaganda (yapay zekâ ve otomasyon araçlarıyla kitlesel boyutta üretilen, niteliksiz, sığ ve dezenformasyon amaçlı dijital propaganda atığı) devreye girmektedir. Geleneksel propagandanın aksine slopaganda, bireyi rasyonel bir argümanla ikna etmeyi hedeflemez. Fransız düşünür Jacques Ellul'ün 1962 tarihli Propaganda: The Formation of Men's Attitudes eserinde ayrımını yaptığı “sosyolojik propaganda” kavramı burada açıklayıcıdır: Ellul'e göre en etkili propaganda, belirli bir mesajı dayatan değil, bireyi belirli bir yaşam biçimine ve düşünme alışkanlığına adım adım alıştıran, atmosferik ve süreklilik arz eden propagandadır. Slopaganda tam olarak bu işlevi görür; bilgi akışını muazzam bir dijital çöplükle doldurarak bireyin bilişsel kapasitesini aşırı yükler, zihinsel yorgunluk yaratır ve eleştirel süzgeçleri felce uğratır.
Amerikalı medya kuramcısı Neil Postman'ın 1985 tarihli Amusing Ourselves to Death (Televizyon: Öldüren Eğlence) eserindeki tespiti, slopaganda çağında daha da güncellik kazanmıştır: Postman, Orwell'in “yasaklanmış bilgi” korkusunun aksine, Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'da resmettiği “anlamsız bilgi bolluğu içinde boğulma” senaryosunun gerçekleşme ihtimalinin daha yüksek olduğunu savunmuştu; toplum, kendisini ezen bir gücün değil, kendisini eğlendiren ve dikkatini dağıtan bir mekanizmanın kurbanı olacaktır. Bireyler, bu niteliksiz içerik bombardımanı karşısında doğruyu aramaktan vazgeçer ve iktidarın sunduğu hazır anlatılara teslim olur. Gramsci'nin belirttiği rıza üretimi, açık bir zorlama olmaksızın, dijital doyumsuzluk ve bıkkınlık üzerinden otomatikleştirilmiştir.
3. Karmaşıklık Karşısında Bireysel Yönsüzleşme
Robert Musil'in Niteliksiz Adam romanındaki gibi, modern birey devasa küresel sistemlerin, ekonomik çalkantıların ve ekolojik krizlerin ortasında eylemsizlik sarmalına düşmüştür. Dünya, bireyin kavrama yeteneğini aşacak kadar karmaşıklaştıkça ontolojik kaygı artar.
Polonyalı-İngiliz sosyolog Zygmunt Bauman'ın 2000 tarihli Akışkan Modernite (Liquid Modernity) eserinde tarif ettiği süreç bu yönsüzleşmenin yapısal zeminini oluşturur: Bauman'a göre geç modern toplumda kurumlar, kimlikler ve yaşam planları katı bir çerçeveye oturmaz; her şey sürekli erimekte ve yeniden şekillenmektedir. Bu “akışkanlık”, bireye görünürde bir özgürlük sunarken, aslında riskleri toplumsaldan bireysele kaydırır; birey artık kolektif bir güvenlik ağı yerine, yalnız başına yönetmek zorunda olduğu belirsizlikle baş başa kalır.
Stefan Zweig'ın Dünün Dünyası'nda betimlediği o sarsılmaz “güvenlik duygusu” ortadan kalktığında, kitleler özgürlüğün getirdiği ağır sorumluluktan kaçmaya başlar. Byung-Chul Han'ın 2010 tarihli Yorgunluk Toplumu (Müdigkeitsgesellschaft) eserinde geliştirdiği tez, bu kaçışın psikolojik mekanizmasını tamamlar: Han'a göre 21. yüzyıl toplumu artık dışsal bir disiplin gücü tarafından bastırılan bir “itaat toplumu” değil, bireyin kendi kendini sınırsızca sömürdüğü bir “başarı toplumu”dur; birey, dışarıdan bir yasağa değil, kendi tükenmişliğine (burnout) yenik düşer. Siyaset felsefesinin kriz dönemlerinde sıklıkla gözlemlediği bu kaçış, karmaşık sorunlara basit, sert ve kesin yanıtlar sunan otoriter liderleri birer psikolojik sığınak haline getirir.
4. Ters Totalitarizmin Yapısal Zemini: Devlet–Sermaye Simbiyozu
Yukarıda değinilen Sheldon Wolin'in analizine göre günümüz otoriterleşmesinin dördüncü ve belki en az görünür nedeni, siyasal iktidar ile kurumsal sermaye arasındaki simbiyotik iç içe geçmedir. Wolin, Democracy Incorporated'da bu yapıyı “yönetilen demokrasi” (managed democracy) olarak tanımlar: Seçimler, yargı ve basın gibi demokratik kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürür, fakat gerçek karar alma süreçleri, hesap verebilirlikten bağışık kurumsal ve bürokratik ağlara kaymıştır. Bu yapı, tek bir karizmatik liderin kişisel iradesine değil, kimliksiz ve dağınık bir sistemik atalete dayandığı için, klasik totalitarizm karşıtlığı literatüründeki “diktatöre karşı direniş” modelleriyle mücadele edilmesi çok daha güçtür; karşı çıkılacak tek bir yüz, imzalanacak tek bir emir yoktur.
İkinci Bölüm
Küresel Köyde Totalitarizmin Sonuçları
1. Kamusal Alanın Yıkımı ve Dijital Kabileleşme
Siyaset felsefesinde Jürgen Habermas gibi düşünürlerin altını çizdiği rasyonel tartışmaya dayalı “kamusal alan” (Öffentlichkeit), dijitalleşen küresel köyde tamamen parçalanmıştır. Yankı odalarına hapsedilmiş ve slopaganda ile beslenmiş kitleler, ortak bir dil konuşma yeteneğini kaybetmiştir.
Belçikalı siyaset kuramcısı Chantal Mouffe'un Siyasal Üzerine (On the Political, 2005) eserinde geliştirdiği “agonistik çoğulculuk” kavramı, bu çöküşü farklı bir açıdan aydınlatır: Mouffe'a göre sağlıklı bir demokrasi, rakipler arası meşru bir husumeti (agonizm) barındırmalı, fakat bunu bir düşmanlaştırma (antagonizm) düzeyine taşımamalıdır. Habermasçı uzlaşı idealinin siyasal farklılığı bastırma eğilimi ile dijital kabileleşmenin farklılığı düşmanlaştırma eğilimi, ironik biçimde aynı sonuca, yani meşru müzakerenin imkânsızlaşmasına varır. Küreselleşmenin evrensel bir insanlık bilinci yaratacağı beklentisi boşa çıkmış; yerini dijital kabileleşmeye bırakmıştır. Ortak bir hakikat zemininden yoksun kalan gruplar, fikir alışverişinde bulunmak yerine birbirine karşı öfke ve linç kültürü etrafında konsolide edilir. Kamusal müzakere zemini çöktüğünde, siyaset bir uzlaşı sanatı olmaktan çıkıp bir varoluş-yok oluş savaşına dönüşür.
2. Erken Biat ve Kurumsal İflas
Siyasal kurumların çöküşü gürültülü darbelerle değil, sessiz hizalanmalarla gerçekleşir. Nazizm analizlerinde kullanılan “lidere doğru çalışma” ve Timothy Snyder'ın vurguladığı “erken biat” pratikleri, günümüz kurumlarında aşikâr bir biçimde gözlemlenir.
Kurumsal Otonomi Kaybı: Yargı, akademi, medya ve sivil toplum; iktidardan doğrudan bir baskı gelmesini beklemeden onun arzularını öngörerek pozisyon alır.
Liyakatin Yerini Alan Sadakat: Kurumlar içten içe çürürken, normatif hukuk düzeni yerini iktidarın anlık iradesine bırakır.
Bu erken biat pratiğinin panoramik çerçevesini, Avusturyalı-İngiliz filozof Karl Popper'in 1945 tarihli Açık Toplum ve Düşmanları (The Open Society and Its Enemies) eseri sunar. Popper'a göre “açık toplum”, bireylerin kişisel karar alma özgürlüğüne sahip olduğu ve eleştirel akla dayalı kurumsal düzeltme mekanizmalarının işlediği bir toplumdur; bunun karşıtı olan “kapalı toplum” ise kabile büyüsüne, değişmez otoriteye ve eleştiriyi bastırma refleksine dayanır. Kurumların iktidar karşısında erken biat göstermesi, tam da Popper'ın tarif ettiği eleştirel düzeltme mekanizmalarının devre dışı bırakılması anlamına gelir; kurum, hatasını kendi içinde düzeltme kapasitesini kaybettiğinde, kapalı toplumun bir organına dönüşür.
3. Apatik Toplum ve Ahlaki Felç
Yeni nesil totalitarizmin en tehlikeli sonucu, toplumda yarattığı kitlesel apati ve ahlaki duyarsızlıktır. Birey, her şeyin manipüle edildiğine, dijital akış içerisinde hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inandığı an ahlaki eylemlilik yeteneğini kaybeder.
Fransız düşünür Guy Debord'un 1967 tarihli Gösteri Toplumu (La Société du Spectacle) eserindeki tez, bu apatinin görsel-kültürel mekanizmasını tam olarak tarif eder: Debord'a göre modern toplumda doğrudan yaşanan her şey, bir temsile, bir gösteriye dönüşmüştür; birey artık olayları bizzat deneyimlemez, onları ekran üzerinden pasif bir izleyici olarak tüketir. Arendt'in “kötülüğün sıradanlığı” ifadesi, bugün ekran başında felaketleri birer içerik gibi tüketen, adaletsizliği kanıksayan ve alternatif bir geleceğin imkânsız olduğuna inandırılmış pasif kitlelerde karşılık bulur; Debord'un kavramıyla söylenecek olursa, bu kitleler artık kendi tarihlerinin öznesi değil, kendi yabancılaşmalarının seyircisidir.
Üçüncü Bölüm
Genel Değerlendirme
İki Rejim Biçimi
Siyaset felsefesi tarihi göstermektedir ki; özgürlük kurumsal güvencelerden önce zihinsel bağımsızlıkla korunabilir. Totalitarizm günümüzde toplama kampları veya askeri geçit törenleriyle değil; dikkat ekonomisi, algoritmik manipülasyon, slopaganda vasıtasıyla yaratılan bıkkınlık ve yankı odalarının yarattığı zihinsel izolasyonla inşa edilmektedir. Wolin'in “ters totalitarizm” kavramının da gösterdiği gibi, bu yeni rejim biçiminin en ayırt edici özelliği, kurbanlarının kendilerini özgür sanmaya devam etmesidir.
Küreselleşen dünyanın vaat ettiği açık toplum, enformasyonun manipülatif güçler elinde silahlatılmasıyla kendi anti-tezine dönüşmüştür. Hakikatin aşınmasıyla başlayan bu süreç, bireyin kendi özgürlüğünden ve ahlaki sorumluluğundan vazgeçmesiyle tamamlanır.
Günümüzün neo-totaliter eğilimlerine karşı durabilmenin yegâne yolu; dijital konforun getirdiği zihinsel uyuşukluğu reddetmek, yankı odalarının dışına çıkma cesaretini göstermek, Popper'ın tarif ettiği eleştirel düzeltme mekanizmalarını kurumsal düzeyde yeniden işler kılmak ve nesnel hakikati savunacak eleştirel siyaset felsefesi zeminini yeniden inşa etmektir.
Kaynakça
- Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları; Kötülüğün Sıradanlığı.
- Elias Canetti, Körleşme.
- Robert Musil, Niteliksiz Adam.
- Stefan Zweig, Dünün Dünyası.
- Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri.
- Jürgen Habermas, kamusal alan kuramı.
- Timothy Snyder, erken biat kavramı.
- Sheldon Wolin, Democracy Incorporated: Managed Democracy and the Specter of Inverted Totalitarianism, 2008.
- Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu, 2012; Yorgunluk Toplumu, 2010.
- Cass R. Sunstein, Republic.com, 2001 / #Republic, 2017.
- Eli Pariser, The Filter Bubble, 2011.
- Noam Chomsky & Edward S. Herman, Manufacturing Consent, 1988.
- Jacques Ellul, Propaganda: The Formation of Men's Attitudes, 1962.
- Neil Postman, Amusing Ourselves to Death, 1985.
- Zygmunt Bauman, Liquid Modernity, 2000.
- Chantal Mouffe, On the Political, 2005.
- Karl Popper, The Open Society and Its Enemies, 1945.
- Guy Debord, La Société du Spectacle, 1967.
