
Türkiye'nin savunma sanayiinde son yirmi yılda yaşanan göz kamaştırıcı dönüşüm, dünya savunma literatüründe nadir rastlanan bir başarı hikâyesidir. Bunu söyleyen Ankara değil; IISS, SIPRI ve Defense News gibi Türkiye'nin iç tartışmalarından bağımsız kuruluşlar. Silah ithalatçısı bir ordudan küresel ihracatçı bir sanayiye geçiş, gerçek mühendislik birikiminin, gerçek saha testleri avantajının ve onlarca yılda oluşturulan kurumsal altyapının ve ekosistemin ürünü.
Ama bu başarı, içinde aynı anda büyüyen bir yapısal risk barındırıyor.
Sektörün bugün dışarıdan aldığı en sık eleştiri, kritik sistemlerdeki bileşen bağımlılığı; özellikle motor. Bu gerçek bir sorun ve çözümü kolay değil. Yüksek performanslı turbojet motoru geliştirmek onlarca yıllık birikimli mühendislik bilgisi, yüksek toleranslı üretim altyapısı ve sabırlı Ar-Ge yatırımı gerektiriyor. ABD, Rusya ve Fransa bu kapasiteye eşit şartlar altında ulaşmadılar.
Ancak bu bağımlılığın tanımı bellidir. Hangi bileşen, hangi tedarikçi, hangi alternatif, hangi zaman çizelgesi sorularının cevapları bulunabilir. Her mühendislik sorununun çözüm yolu, çetrefilli olsa da mutlaka görünür.
Asıl görünmez sorun başka yerde duruyor.
Türkiye'nin savunma sanayii tarihine bakıldığında dikkat çekici bir örüntü var: ihaleyi kazanan firmanın teknik yetkinliği ile projenin tamamlanma süresi arasında tutarsız bir ilişki. Yıllarca süren gecikmeler, sözleşmede öngörülen teslimat takvimlerinin defalarca revize edilmesi ve prototipten seri üretime geçişte yaşanan dramatik kopukluklar bu örüntünün somut göstergeleri.
IISS'in 2024 tarihli kapsamlı sektör analizi bu durumu doğrudan kayıt altına alıyor: Bazı büyük kara platformu projelerinde, söz konusu platform kategorisinde üretim deneyimi bulunmayan firmaların ana yüklenici olarak seçildiği ve gecikmelerin tam da bu tercihten beslendiği kayıt altına alınmış durumda. Bu bir tesadüf değil, tekrar eden bir örüntü.
Burada söylenmesi gereken şeyi açıkça söylemek gerekir: Bir yanda göz kamaştırıcı bir şekilde gelişen ve evrilen ekosistemi yaratan devlet mekanizması, aynı zamanda kimin o ekosistemde birincil konuma geleceğini de belirliyor. Bu iki süreç çakıştığında, yani siyasi yakınlık ile teknik yetkinlik aynı anda değerlendirildiğinde, liyakat sistematik olarak ikinci plana düşüyor.
Sonuç: mühendislik sorununa getirilen çözümler siyasi karar süreçlerindeki pozitif ayrımcılık yüzünden gecikiyor. Geciken her proje hem savunma kapasitesinde hem de ihracat potansiyelinde ölçülebilir kayıplara yol açıyor.
Bu tabloda Baykar'ın ayrı bir yeri var. Şirketi başarılı kılan unsurlar arasında devlet finansmanından yararlandığı ve gördüğü siyasi ilgi öne sürülebilir. Ama teknik kararlarının görece özerk bir mühendis kadrosu tarafından alındığı ve ihale süreçlerindeki siyasi kararlardan değil Ar-Ge çıktısından beslendiği de gözlemlenebilir bir gerçek.
TB2'nin motor ve optik bağımlılıklarının ambargoların ardından hızla ikame edilmesi, bu özerkliğin pratik sonucu. Karar süreci yavaşladığında ikame de yavaşlıyor; hızlı olduğunda ise sektörün kendisi gıpta ile bakılan bir örnek üretiyor.
Bu fark önemsiz değil. Türkiye'nin savunma ekosistemi, bir ucunda Baykar gibi oldukça çevik yapılar, diğer ucunda onlarca yıl süren gecikmelerle tamamlanan projeler barındıran geniş bir spektruma yayılmış durumda. Aradaki fark büyük ölçüde teknik kapasite değil, karar alma mekanizmalarının karar tercihleri.
IISS'in 2024 tarihli analizi, Türkiye'nin "tüm gereksinim yelpazesinde eş zamanlı gelişim" stratejisinin sürdürülebilir olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Önceliklendirme kaçınılmaz. Ama önceliklendirme kararı teknik kriterlere değil, başka hesaplara göre yapıldığında sektörün en güçlü olduğu nokta olan hız avantajını eritiyor.
Türkiye'nin rakiplerine kıyasla gerçek avantajı şu: NATO standartlarında ürün, daha kısa teslimat süresi, daha esnek sözleşme koşulları. Bu avantajı sürdürmek için gerekli olan şey de açık: projeyi en hızlı ve en güvenilir biçimde teslim edecek liyakat sahibi firmanın seçilmesi. Bu seçim teknik kriterlere dayandığında avantaj korunuyor; başka kriterlere dayandığında ise rakipler aradaki farkı kapatıyorlar.
Türkiye savunma sanayiinde yakaladığı ivmeyi katlamak istiyorsa yapması gereken ilk şey ne yeni bir strateji belgesi ne de daha büyük bir bütçe. Yapması gereken şey daha dar ve daha zor: ihale ve yüklenici seçim süreçlerini teknik yetkinliğe ve geçmiş performansa dayalı, nesnel ve öngörülebilir mekanizmalara oturtmak.
Bu bir idealizm çağrısı değil. Savunma sanayiinin kendi çıkar hesabıdır. Gecikmeler ihracat takvimlerini bozuyor, bozulan takvimler müşteri güvenini zedeliyor, zedelenen güven pazar payını eritiyor. Rekabetçi savunma ihracatında itibar, fiyat kadar belirleyici.
Motor bağımlılığını aşmak zaman alır. Liyakate dayalı karar mekanizması kurmak ise bir irade meselesi. Hangisinin daha kısa sürede sektöre dönüşü olduğu sorusunun yanıtı aslında hiç de belirsiz değil.